Bazı insanlar vardır, cümleleri Türkçe ama anlamları bambaşka bir dilde yazılmıştır.
"Ben seni rahatsız etmeyeyim" diyen biri mesela… İlk bakışta medeni, anlayışlı, hatta fedakâr gibi görünür. İçinden "Ne kadar düşünceli insan ya" dersin.
Ama bu cümle aslında bir teklif değil, bir tuzaktır.
Çünkü bu cümlenin alt metni şudur:
"Ben şimdi geri çekiliyorum ama sen beni durdurmazsan, bu ilişkiyi de kendi ellerinle yıkmış sayılırsın." Yani ortada görünmeyen bir sınav vardır. Ve sen bu sınavdan habersizsin. Sorular gizli, cevaplar sezgisel. Yanlış bir hareket yaptığında sonuçlar anında açıklanır.
"Yok yok yazma sen işine bak…" Tamam dersin. Mantıklı.
Saygılı olayım. Yazmazsın.

İlk 10 dakika sakindir.
Sonra karşı tarafın zihninde bir senaryo yazılmaya başlar.
15. dakika:
"Şu an kesin keyfi yerinde, beni düşünmüyor bile."
16. dakika:
"Demek ki ben yazmasam, günlerce konuşmayacağız."
1 saat sonra:
"Ben zaten hep fazla gelen tarafım…" Ve işin en garip kısmı şu:
Sen aslında onun istediğini yapmışsındır. Ama onun istediği şey söylediği değil, senin onun söylediğine rağmen yaptığındır.
Bu insanlar ilgi istemez gibi yapar ama aslında ilginin spontane gelmesini ister. Çünkü talep edilen ilgi, onların gözünde değersizdir. Ama senin hiçbir zorunluluğun yokken attığın o "Napıyorsun?" mesajı… işte o, duygusal piyasanın altınıdır.
Bu yüzden "Rahatsız etmeyeyim" cümlesi bir nezaket değil, ince ayarlı bir psikolojik düzendir.
Bir çeşit duygusal satrançtır.
Ve sen daha oyunun açılışını bile anlamadan, çoktan şah-mat olmuşsundur.

En trajik kısmı ise şu:
Bu oyunu çözdüğün an bile kazanamazsın.
Çünkü yazarsan:
"Ben sana yazma dedim."
Yazmazsan:
"Demek ki gerçekten umursamıyorsun." Orta yol mu? Yok.
Mantık mı? Hiç yok.
Duygu var… ama o da tek taraflı yorumlanıyor.
Bazen ilişki dediğin şey iki kişinin konuşması değildir.
Birinin konuştuğu, diğerinin çözdüğü bir bulmacadır.
Ve sen yanlış tercüme yaptığın anda, cümle değil ilişki devrilir.
İşin daha ironik tarafı şu:
Bu insanlar aslında netlikten korkmaz… Ama net olurlarsa sevilmeyeceklerini düşünürler.
O yüzden dolaylı konuşurlar.
İma ederler. Geri çekilir gibi yaparlar. Ve karşı tarafın onları "anlamasını" beklerler.

Çünkü onların dünyasında en büyük romantizm şudur:
"Sana söylemeden beni anlaman." Ama gerçek hayatta bu, romantizm değil… Full time dedektifliktir.
Ve kimse bir ilişkiye "başrol sevgili + yarı zamanlı zihin okuyucu" olarak başlamak istemez.
Sonuç?:
Bir taraf "Ben zaten söylemiştim" der, diğer taraf "Ama öyle dememiştin" diye kalır.
Ve ortada ne doğru düzgün bir kavga vardır, ne de düzgün bir iletişim.
Sadece yanlış anlaşılmalarla örülmüş, ince ince gerilen bir ip.
Ve o ip bir gün… kimse çekmediğini sanarken kopar.
BUNU BİLİYOR MUYDUN?
Amerikalı milli park korucusu Roy Sullivan, tam 7 kez yıldırım çarpmasına rağmen her seferinde hayatta kaldı. 1942, 1969, 1970, 1972, 1973,
1976 ve 1977'de yıldırım isabet eden Sullivan, Guinness kayıtlarına göre dünyada en çok yıldırım çarpan kişi oldu.
Normal şartlarda bir kişiye yıldırım çarpma ihtimali 600.000'de 1 iken, Sullivan'ın istatistiksel olasılığı astronomik boyutlarda. 1983 yılında 71 yaşındayken, aşk acısı nedeniyle kendi silahıyla hayatına son verdi. Yani 7 kez yıldırım onu öldüremedi ama aşk acısı öldürdü.
GülüYorum
@uberdersofa Polikliniğe bir teyze geldi.
Eczacı yazdığım ilacın muadilini vermiş. "İlaç aynı, isimleri farklı teyze, mesela biri Omo diğeri Ariel" dedim. "Hangisi Omo" dedi.
TESPİTLİ YORUM
@sttrongerthan Caddelerde rüzgarın bestecisi gitar çalmayı hangi şarkıyla öğrenmiş.