"Tanrı Ortadoğu'yu İsrail'e verdi. O yüzden bütün ülkelere saldırabilir" şeklinde tehditler savuran ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'nin sözleri bütün dünyayı dehşete düşürdü.
Huckabee'nin açıklamalarını duyduğumda doğrusu bu kadarını beklemiyordum; şaşkınlıkla karışık bir endişe hissettim. Diplomasi dili yerine açık bir ideolojik tehdit tonunun tercih edilmesi uluslararası kamuoyunu da şaşkına uğrattı.
Daha da çarpıcı olan ise, bir Amerikan büyükelçisinin kullandığı üslubun, Gazze kasabı Benjamin Netanyahu'nun bile doğrudan kurmaktan kaçınabileceği kadar ileri bir noktada olmasıydı. Bu durum sadece kişisel bir söylem aşırılığı değil; uluslararası dengeler açısından ürkütücü bir zihniyet kaymasına işaret ediyor. Çünkü bir büyükelçi bu şekilde konuşuyorsa, mesele artık diplomatik nezaket sınırlarının çok ötesine geçmiş demektir.
MESELE GÜVENLİK DEĞİL VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR
ABD'nin İsrail Büyükelçisi Huckabee aslında ağzındaki baklayı çıkardı. Bugüne kadar birçok kişi son yaşananları İsrail'in "varlık mücadelesi" olarak okuyordu; güvenlik kaygıları, savunma refleksi, tehdit algısı…
Oysa ortaya çıkan tablo bambaşka: Mesele savunma değil, ideolojik yayılma hedefi. "Tanrı vadetti" söylemi, sadece dini bir inanç beyanı değil; sınırları tartışmaya açan bir işgal planı. Yani tartışılan şey birkaç kilometrelik güvenlik hattı değil, bütün Orta Doğu'nun geleceği. Bu sözler, yaşananların arkasındaki zihniyeti ele veriyor: Güvenlik söylemi vitrin, asıl hedef ise çok daha büyük bir "Vadedilmiş Topraklar" hezeyanı.
DÜNYA SAVAŞI İSTİYORLAR
Siyonistlerin bu mantığı, sadece bölgesel gerilim üretmez; küresel bir felaketin kapısını aralar. Çünkü işgalci bir devletin dini referanslarla coğrafi hak iddia etmesi, zincirleme reaksiyon başlatır: Karşı bloklar oluşur ve büyük güçler doğrudan karşı karşıya gelir. Böyle bir söylem, diplomasi zeminini yok edip çatışmayı kaçınılmaz hale getirir.
Daha da ürkütücü olan ihtimal ise şu: Belki de bazı çevreler tam olarak bunu istiyor. Sürekli kriz, sürekli savaş hali… Güvenlik tehdidi büyüdükçe uluslararası destek artar, eleştiriler bastırılır, agresif politikalar meşrulaştırılır. Eğer hedef buysa, ortaya çıkan tablo sadece "Vadedilmiş Topraklar"ı işgal etmeyi planlayan İsrail ile komşuları arasındaki bir çatışma değil; dünyayı büyük güçlerin hesaplaşmasına sürükleyebilecek bir kıvılcımdır.
BU ATEŞ ÖNCE İSRAİL'İ YAKAR
Unutulmaması gereken gerçek şu: Ateşle oynayan önce kendi yanar. Dini referanslarla sınır genişletme hayali kurmak, kısa vadede güç sarhoşluğu yaratabilir ama uzun vadede Siyonistleri kuşatılmışlık ve yalnızlık girdabına sürükler. Sürekli kriz üreten, herkesi potansiyel düşman haline getiren bir strateji eninde sonunda geri teper.
Siyonistler bugün askeri üstünlük ile bir güven hissi yaşayabilir; yarın ise çok cepheli bir çatışmanın yükünü taşımak zorunda kalınabilir. Tarih defalarca gösterdi: Aşırı güç kullanımıyla kurulan düzenler kalıcı olmaz, tepki biriktirir. Eğer bu tehlikeli söylem ve politikalar devam ederse, çıkacak büyük yangın en çok İsrail'i yakar; çünkü coğrafya değişmez, komşular değişmez, ama düşmanların sayısı hızla artar.