1850 yılında Fransa'nın Rochefort kentinde, Protestan bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Özgürlüğüne düşkündü.
En büyük sarsıntıyı daha 15 yaşındayken geçirdi. En sevdiği kardeşi ile arkadaşı peşpeşe öldü... İsyankardı. Ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen dinini terk edip ATEİST oldu...
Büyüdüğü yerde durmasının bir anlamı yoktu.
17 yaşında deniz kuvvetlerine yazıldı. Hem kendinden hem de kaderinden kaçış başlamıştı...
1881 yılında yüzbaşı rütbesiyle mezun olduktan sonra onu heyecanlandıran TUR başlamıştı. Her gün bir limandaydı artık... Hiç tanımadığı insanlarla oturuyor, onları dinliyor, hikayelerini not alıyordu...
Güneşli bir günde Yunanistan'a yanaştılar.
Herkes burada ne yapacağız diye düşünürken o soluğu SELANİK'in dar ve uzun sokaklarında aldı...
Ve orada onu hayata döndüren kızı gördü...
Kız bir köleydi ve İstanbullu zengin birine satılmıştı. Artık maceraperest denizcinin kalbinde sadece köle kız AZİYADE vardı...
Yıl 1876'yı gösterirken aşık denizci İstanbul'a demir atıyordu. Sevdiği kız zengin tüccarın 3. eşi olmuştu.
Ama o yılmadı...
Asıl adı HATİCE olan ÇERKEZ güzeliyle sık sık buluşuyordu. Neredeyse EYÜP'te onları tanımayan kalmamıştı... Ama Türkler'in hayatlarına FRANSIZDI... İstanbul'un eski hali büyülemişti. Yaşlıların memlekete ve tarihe olan bağlılıkları karşısında şaşırıp kalmıştı... Hem aşkını hem de Türkler'i iyice tanımaya karar verdi.
Artık Türkiye ikinci vatanıydı...
Semt kahvelerinde oturuyor, tütün sarıp insanlarla dertleşiyordu... En çok da bu topraklardaki umuda vurulmuştu...
Sevdiği hatta uğruna canını vereceği kadınla bir araya gelememişti. Ama içindeki aşkı öldürmek istemiyordu... Kıyamıyordu... İki aşkını yani hem İstanbul'u hem de köle kızı yazmaya karar verdi... Klasikler içinde yer alan AZİYADE böyle doğdu...
Tarihler 1879'u gösterdiğinde denizcinin aşkını artık herkes biliyordu... AZİYADE dilden dile dolaşıyordu.
Sevdikleri elinden giden denizcinin tek aşkı kalmıştı artık, o da İstanbul'du...
Artık her yıl bir kitap yazıyordu. 1913 yılında kaleme aldığı CAN ÇEKİŞEN TÜRKİYE kitabıyla BATI politikalarını yerle bir etti. Aynı yıl geldiği Tophane Rıhtımı'nda büyük törenle karşılandı. Sultan Reşad tarafından sarayda ağırlandı.
Balkan Savaşları'nda, Birinci Dünya Savaşı'nda ve Milli Mücadele'de Avrupa'ya karşı hep Türkler'in yanında oldu. O kadar etkili ve sert yazıyordu ki SANSÜR peşini bırakmıyordu... Maraş, Antep ve Urfa'da Fransızlar'ın Ermeniler'le yaptığı katliamı dünyaya duyuruyordu. Fransa devletinin ONUR NİŞANI verdiği DENİZCİ, kendi ülkesini yaptığı haksızlıklar yüzünden topa tutmuştu...
O artık Türk halkının gözünde bir Kahramandı. 4 Ekim 1921'de BÜYÜK MİLLET MECLİSİ kendisine şükran mektubu yolladı. İstanbul'un Fahri Hemşehrisi oldu...
İsmi sokaklara, caddelere ve tepelere verildi...
Daha yüzbaşıyken gittiği egzotik ülkelerde yetişen LOTİ çiçeğiyle anıldığı için biz de onu hep bu isimle tanıdık.
Bizim sevdiğimiz adamın ismi Pierre LOTİ'ydi...
Cumhuriyetin ilanını göremeden hayatını kaybetti. Ölünceye kadar defalarca Türkiye'ye gelip gitti.
Sevdiği Çerkez kızı alamayınca doğduğu yer olan Rochefort'a geri döndü. Evini İstanbul'dan götürdüğü eşyalarla donattı.
Topkapı Mezarlığı'nda yatan öümsüz aşkının mezar taşını bile yanına aldı. Son nefesini verinceye kadar o taşa sarılıp uyudu...
Evine bir camii bile yaptığını söyleyen dostları çıktı.
Türkiye'den aldığı her şey şimdi kendi adıyla kurulan müzede...
Bugüne gelecek olursak....
Tamam, Fransız mallarını boykot edelim, Fransızca eğitim veren okulları kapatalım, Cannes'a, Nice'e gitmeyelim ama daha önce Sarkozy'yi şu müzeye gitmeye ikna edelim.
Dedesinin Osmanlı'ya sığındığını unutan Selanikli Sarkozy burada yaptığı hatanın büyüklüğünü belki anlar...
Ha yine anlamadı mı o zaman onu, kendini en iyi hissedeceği yer olan TOPKAPI SARAYI'na getirelim.
Mehter Marşı ona Türkiye'nin önünü bu yasalarla kesemeyeceğini anlatır. O da burada gördüklerini kulağında kalan ZURNA sesiyle KANKİSİ Merkel'le paylaşır...
NOT: Rahmetli Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu iki dönemdir TBMM'de olmasına rağmen neden suikastın arkasındaki gücün ortaya çıkarılması için bir çaba göstermedi? Katillerden mi korkuyor, yoksa katillerin İranlı çıkmama olasılığından mı?