Tişörtümün üzerine "Gerçek demokrasi istiyoruz" diye yazdım.
Politikacının camına taş atıp, pardösümün önünü açacak ve eylemimin amacını gösterecektim. İsimlerini demokrasiye altın harflerle yazdıran beylere!
Yürümeye başladım.
Herkes bana bakıyordu, ben arkama bakıyordum.
Sanki tişörtümün önünde, tehlikeli bir şey saklar gibi bakıyordum. "Vay be Hakkı" dedim kendi kendime, "Sen eskiden bu kadar güvensiz değildin, hep önüne bakardın." Önümde yalancı bir demokrasi vardı.
Suçu olmadığını ispat edemeyenleri, hapislerde çürüten bir demokrasi.
Ortaçağ'ın ortasındaydık. İnsanların arasına tel geriyordu politika. İşçiyi, memuru biber gazıyla yere seriyordu. "Bütün işçiler birleşin!" diye haykırdım.
Kimsede "can kulağı" kalmamıştı, "tele kulak" olmuştu toplum.
Acıyarak baktım cümlesine.
Dayanışmaların açık verdiği topluluklarda bilanço belliydi. "Dayak, zulüm ve sefalet!"
Yürüdüğüm yolda, belediyenin nasıl olduysa boş bıraktığı bir duvar buldum. "Anneler savaş istemiyor" diye yazdım.
Bir baba (!) kızdı. "Sana mı kaldı lan" dedi, "memleket meseleleri!"
Ekmeğini kesip de, her dilimini çocuklarına veren babalardan değildi.
Pardösümün cebinden elimi çıkarırken cüzdanım düştü, eğildi.
Soysuzluğun bütün köşelerde at oynattığı bir memleket olmuştuk. Öfkemin kandillerini yakarak, karanlık yollardan geçtim.
Dönüp dolaşıp aynı yere çıktım.
Hedefe yürümenin bile kilitlendiği bir ülke düzeninde, biz aradığımızı bulamazdık.
Onlar bizi, şıp diye bulurdu.
Amerikan filmlerindeki gibi.
İster istemez gazeteye döndüm.
Pardösümü çıkardım, herkes tişörtümdeki yazıyı okudu. "Bizler gerçek demokrasi istiyoruz!"
Ne yazık ki istemekle olmuyor.