CANLI YAYIN
Lütfi Albayrak
LÜTFİ ALBAYRAK

Pantolonumu getir diyen baba

Eklenme Tarihi 21 Haziran 2016
80'lerin sonunda 90'ların başında çocuk olmakla aynı nostaljik tadı verendir.
Para isteyince, hepimiz babamızın o genelde kahverengi, kesinlikle kemer üzerinde takılı olan, yatağın veya sehpanın üstüne öylesine bırakılmış pantolonu getirdik. Bazılarınız diyecek ki "çok fena yaşlanmışız".
Babaların babasıdır. En yüce duyguların babasıdır. Babanın sandalyede ikiye katlanmış şekilde duran pantolununu alırken ve taşırken gösterilen özen ve ciddiyet de önemli bir husustur konu ile ilgili olarak.
Elini cebine daldırır. Hele maaş zamanıysa çıkarılan tomar paraya bakar, ne alıcaksın parayla diye sorar.
Söylersiniz. Alacağınız şeyin iki katı parayı elinize tutuşturur. Kardeşlerine de al der peşine, anana söylemeyi ekler.
Bazan de pantolonumu getir demeden önce "daha geçen gün para verdim, ne yaptın o kadar parayı" adlı şiirini okuyan babadır. O an muhtemelen evde donla duruyordur ya da yorgun argın eve gelmiş, uzanıp dinlenirken pantulunu kırışmasın diye aşortmanla oturan babadır. Pantulu babaya götürürken hafifçe sallanılır.
Şangırtı sesi gelirse (Aha bozuk para sesi) o yol bitmek bilmez bilemez.... Yurdum babasıdır.
Bazense oğlu, cüzdanındaki ufak meblağ birkaç banknotu görüp de üzülmesin diye düşünen, oğluna karşı mahçup olmak istemeyen babanın hareketidir. Çünkü çocuğun dünyasında babanın, her zaman, her şeye yetecek kadar parası vardır.
Bir de bazen uğraşmak istemezler "git cebimden al" derlerdi. Elimi o pantolunun cebine soktuğum andaki, o "geniş ve ferah cep" hissini yıllardır hiçbir pantolonun cebinde bulamadım. Biz de mi kumaşa geçsek artık bilemedim. O pantolonun cebinden gelecek parayı heyecanla bekleyen çocuklardan, çalışıp kendi paramızı kazanmaya çalışan eşek kadar adamlara dönmemize rağmen, duygulandıran, çocukluğu özleten babadır.

TORUNUNUZ ÖDESİN
Cebinde meteliği yoktu.
Bir lokantanın önünde durdu, gözü vitrinde bir levhaya takıldı:
"Girin ve istediğinizi yiyin. Hesabınızı torununuz ödesin." Adam: "tam bana göre" diye mırıldanarak içeri daldı.
Havyar, ıstakoz, karides, kuzu pirzolası... Doyduğu halde ne varsa söyledi. Yemeği bitirince, çıkmak üzere hazırlandı.
Fakat garson yetişip, hesap pusulasını burnuna dayamasın mı?
Hem de tuzlu bir hesap...
"Ama", diye derhal itiraz etti bizimki tabii.
"Kapıda hesabınızı torununuz ödesin diye yazmıyor mu?" Garson gayet nazik cevap verdi:
"Yazıyor tabii efendim. Ama bu size takdim ettiğim hesap, sizin büyükbabanızın."

AlkışlıYorum
Eskiden ofisimiz bir apartmanın ikinci katındaydı. Bir gün balkonda otururken, karşı kaldırımdan bir teyzenin bizim balkona doğru bakarak "Napıyorsunuz, iyi misiniz?" diye seslendiğini duydum. "Elemanlardan birinin yakınıdır" diyerek kabalık olmasın diye "İyiyiz teyze sen nasılsın?" diye cevap verdim. Muhabbet ilk başlarda "Ben de iyiyim, sağol" , "Ee, napıyorsunuz?" , "N'apalım teyze, sabahladık dergiyi bitirdik." şeklinde devam ederken, bir süre sonra fark ettim ki benim söylediklerimle teyzenin söyledikleri birbirini tutmamaya başladı. O anda kafamda bir şimşek çaktı, yavaşça başımı kaldırıp üst katlara bakmamla, iki üst komşumuzun teyzeyle muhabbete harlı bir biçimde devam ettiğini gördüm. Eh be komşu, girsene sen evine, ben ne güzel teyzemle monoloğu yakalamışım, tamam akraban olabilir, başka gün ederdiniz sohbetinizi. Olmaz ki ama...