Eskiden kafeye gitmek bir ritüeldi. Daha kapıdan girerken bir enerji olurdu.
"Nereye oturalım?" sorusu bile sohbetin fragmanıydı.
Sandalye çekilir, çay söylenir, ilk yudum gelmeden muhabbet çoktan başlamış olurdu. Konular plansızdı ama derindi; birinin anlattığı çocukluk anısı, diğerinin yarım kalan aşkına bağlanır, oradan mahalle dedikodusuna, oradan hayatın anlamına kadar giderdi.
Şimdi kafede masa dolu, ama cümleler eksik.
İki kişi karşılıklı oturuyor.
Masada kahveler var, tatlılar var, bir de görünmeyen üçüncü kişi: Ekran. Biri iPhone'da kaybolmuş, diğeri Samsung Galaxy'de aşağı doğru hayatları kaydırıyor.
Parmaklar aktif, zihinler meşgul, ama masa sessiz.
Arada bir "Bak şuna" diye bir cümle geliyor, o da sohbet değil, link paylaşımı.
Eskiden:
"Dün başıma ne geldi biliyor musun?" diye girilirdi konuya.
Şimdi:
"Şunu izledin mi?" diye açılıyor sohbet.
Eskiden anlatmak vardı, şimdi göstermek.
Eskiden yaşanmışlık vardı, şimdi izlenmişlik.
En trajik olanı şu: İnsanlar artık başlarından geçenleri anlatmak yerine, başkalarının başına gelenleri izletiyor.
Kendi hikâyemizi ikinci plana atıp, başkalarının hayatını birinci perdeye koyduk.
Kendi hayatımız "reklam arası" gibi.
Bir de o tuhaf anlar var… Aynı masada oturuyorsunuz. İkiniz de gülüyorsunuz. Ama farklı şeylere. O kahkaha ortada buluşmuyor, havada ikiye bölünüyor. Eskiden kahkaha bulaşıcıydı; biri gülerse diğeri de gülerdi.
Şimdi kahkaha bireysel.
Garsona sipariş verirken bile göz teması kurmayan bir nesil olduk. Ama hiç tanımadığımız insanların hayatlarına 4K çözünürlükte bakıyoruz. Yanımızdaki insan "Nasılsın?" dese kısa cevap veriyoruz, ama bir yabancının 15 saniyelik videosunu üç kere izliyoruz.
Kafeler hâlâ dolu.
Masalar hâlâ kalabalık.
Ama sohbetler… Sessize alınmış.
Ve belki de en acı gerçek şu:
Artık yalnız kalmaktan korkmuyoruz… Ama telefonsuz kalmaktan çekiniyoruz.
Eskiden insanlar "sohbet açardı." Şimdi sadece uygulama açıyoruz.

BUNU BİLİYOR MUYDUN?
Tarihçi Peçevî İbrahim Efendi'nin aktardığına göre, III. Murat döneminin güçlü isimlerinden Kapıağası Gazanfer Ağa, ünlü saatçi Rüstem Ağa'ya elmaslarla süslü bir saat yaptırdı. Gazanfer Ağa idam edilince saat cellat mezadına düştü. Saati satın alan Tırnakçı Hasan Paşa da kısa süre sonra idam edildi. Saat yine cellat mezadına düştü.
Bu sefer Kasım Paşa aldı, o da idam edildi. Üçüncü kez mezada çıkan saati Sadrazam Derviş Paşa alıp kardeşi Civan Bey'e hediye etti.
Civan Bey, tarihçi Peçevî'nin "Bu uğursuz saat!" uyarısı üzerine saatin elmaslarını söküp çarklarını kırarak denize attı. Tam o anda, kendisini idamdan kurtaran ikinci bir ferman yetişti.
Saat kırılmasaydı, Civan Bey de ölecekti...

TESPİTLİ YORUM
@eanlatbakalim Sabah evden çıkarken "Gaz kokusu var" diye yöneticinin zilini çalıp işe gelmiştim. "Koku moku yok bu kız delirdi" demiş arkamdan ama yetkilileri de çağırmış.
Binada kaçak var diyerek gazı kesmişler. Bu binada, narkotik köpeği burnum sayesinde hayatta kalıyoruz.