Gözlerinde soluk bir ışık vardı. "İyi akşamlar" dedim, acı acı gülümsedi. "Hayatın insanlara bahşettiklerini, insanların vahşeti yok ederken, akşamların iyi olması mümkün mü?" dedi.
Hoş olmayan mesajın içinde gerçekler vardı ya, durdum.
Kısa bir tanışma faslından sonra, bir kibrit çaktı adam. "Gidiş iyi gidiş değil, benden duymamış ol" dedi. "Kimden duymuş olayım" dedim.
Tarih kitaplarından bir sözcük çıkarıp önüme koydu. "Gılgamış Destanı der ki: Sonsuza kadar yıkılmayacak bir ev yapabilir misin?"
Adamın bilgiç tavrına şaşırdım. "Kader bile aradan çekildi, sen paradan haber ver" dedi.
Öznesi para olan değerlerin cümlesine harika bir gönderme yaptı. "Paranın yıkamayacağı bir değer kaldı mı artık?"
Yürek herkesin gizli kaptanıydı.
Adam da hayat denizinde meselelere derinden bakmasını öğrenmişti.
Oysa ekranda dizilerden ve soysuz kadın sergilerinden başını kaldıramayanlar, nereye gittiklerini bilmiyordu.
Fuhuş ve uyuşturucu altın çağındaydı.
İnsanların yeni putuydu para. "Bu ülkeyi ahlaksızlığa sürükleyen, paraya tutkulu insanlar değil mi?" diye bir soru yöneltti bana.
Ben cevaba hazırlanırken, bir an gözlerini kapattı. Sözleriyle açılan yaraları, benim kapatmamı istediği için belki.
Sonra hırsızlara taşıdı cümlelerini. "Üç günde zengin olanlara, tüyü bitmedik yetimin tüyünden bahsedin bakalım.
Tüyleri diken diken oluyor mu?"
Olan namuslu insana oluyordu.
İşçiye memura zam yoktu ama elektriğe yeniden zam gelmişti, doğalgaz zammı için ölü zamandı. Kışı bekleyecektik.
İşsizlik tarihi bir bozguna koşuyordu.
Ve sadece Kürt açılımını konuşuyordu koca memleket.
Adam sustu ve gitti.
İkimiz de biliyorduk ki.
Politikacıların yazdığı kaderi yaşıyorduk.
Oysa bizlerin yaşayarak yazacağı bir kader vardı. Ama ne yazık ki, böyle adamlardan pek fazla yoktu bu topraklarda.