Maçın başında bizde bir coşku vardı, onlarda sakin bir savunma anlayışı.
Fenerbahçe'den her an pozisyonlara girip, gol atacağını bekliyorsunuz. Fakat rakip alanda Fenerbahçe'de bütünlük yok.
Güiza yine yalnız ve bitik.
Çivi tutmayan çürük tahtalar gibi.
Sadece Gökhan Gönül'ün bindirmelerinde heyecanlı sahneler izledik, onlar da "brüt pozisyonlardı!"
Baskılı oynar gibi görünüp de, hiçbir şey yapmamak, ilk yarının en gerçekçi özetiydi.
Buna karşılık Twente'nin hücuma kalktığı anlardaki tehlike işaretlerine baktım.
Bazen öyle renkli üçgenler kurdular ki, "Bunu Fenerbahçe yapmalı" diye söylendim.
Sol kanattaki Stoch zıpkın gibiydi, Gökhan Gönül'ü yedi bitirdi.. Ondaki hız ve rakip alana sızma isteği, Fenerbahçeli forvet oyuncularında yoktu.
Kazım arkası dönük oynuyor.
Hem topa, hem rakibe. Kendisini toplayana kadar, rakibinin müdahale hakkı doğuyor ki, pozisyon da ölüyor.
Bu adam formasının içine, ciddiyet kavramını bir türlü yerleştiremedi.
İkinci yarıda, baskının şiddetini artıran bir Fenerbahçe vardı. Biraz Carlos, biraz Gökhan Gönül, biraz da Emre derken, iyi pozisyonlar da yakaladı.
58. dakikada Alex'in kaçırdığı bir pozisyon var.
Ustaların hata payı affolur ama böylesine bir pozisyon Alex'in ustalığına toz kondurur.
Maç boyunca Fenerbahçe orta alanında derin boşluklar vardı. Twente'nin kolayca Fenerbahçe rakip alanına sızması, dün geceki orta alanın ve defansın suç deliliydi.
Sarı lacivertliler beklenen golü de zamanında buldu ama Volkan'ın yediği basit bir gol, ve ardından gelen ikinci gol gecenin kalbine saplandı.
Fenerbahçeli futbolcular, Şükrü Saraçoğlu'nda hüznün darağacını kurarken, düşlerinin altında kaldılar.
Maçta önce kesin galibiyet gözüyle bakılan maçtan, boynu bükük ayrıldılar.
Hayaller tek başına yürür.
Gerçekler takımla birlikte.
Dünden geldiler, yarına gidecekler.
Bu yürüyüşün çetin ve engebeli bir yürüyüş olması kuvvetle muhtemeldir.
Kaybettiklerini ödeştirmeleri ihtimaliyle.