Balıkçıların balık.
Kalabalık vapurlardan, iskeleye en önce atlamanın haylaz gösterisini yapardık.
Ne denize düşerdik, ne yılana sarılırdık.
Cemreleri biz düşürürdük, o yüzden işçiler için en önde yürüdük.
O zamanlar insanlara karanlıkta ateşböceği olmak düşerdi.
Şimdi devekuşu olmak düştü bizlere.
Mutfak penceresinden, cennet türküleri söylerdi anneler.
Pencere önündeki fesleğenlerle konuşurlardı.
Bütün gün kapının önündeki komşularla konuşurlardı.
Kahve fallarında ay doğardı hanelere.
Mahallelerde ortak yaşam.
Komşuda pişen bize de düşerdi.
Şimdi dedikodu yapmak düştü bizlere.
Dansa kalkardık komşu düğünlerinde.
Gitarın tellerinde uçardık.
Aşık olurduk, okuduğumuz romanlardaki kadınlara.
Her şarkıcıyı severdik ama Cem Karaca başkaydı.
Adını sokaklara yazardık.
Onun şarkılarında tamirci çıraklarına düşen bize de düşerdi.
Şimdi Sibel Can gibilerini dinlemek düştü bizlere.
Buruşuk ama temizdi gömleklerimiz.
Her evde mutlaka kolonya olurdu.
Küçükler büyüklerin elini öperdi, büyükler alnından öperdi küçükleri.
Birbirine sarılmaktan korkmazdı insanlar.
Grip dediğin ne ki, bir Opon, bir Gripin.
Domuz gribini tabiat üretmedi, Amerikalı insanlar üretti.
O zamanlar, insanlar birbirine bir çiçeğe bakar gibi bakardı.
Şimdi öksürenlere domuz gibi bakmak düştü bizlere.
Demokrasinin ayaklar altına alındığı, karanlıkların her gün aydınlıkları tokatladığı bir ülkede.
İnsanlıktan, komşuluktan ve özgürlükten söz etmeden.
En iyisi köşeye çekilmek.
Çünkü berbat bir film çevriliyor şu sıra.
Gazetelerde sayfa sayfa.
Televizyonlarda dizi dizi.
Eskiden insanları uyandırmak düşerdi memleketin gençlerine.
Şimdi isyanını kalbine gömen yorgun savaşçılar gibi.
Seyirci olmak düştü bizlere.