1960 yılında, BEYAZ ATLI PRENSİNİN evlilik teklifine "evet" dedi.
Çok başarılıydı.
Çalışmadan duramıyordu.
24 saat yetmiyordu.
Hem işlerini hem de çevresini her geçen gün genişletti.
Attığı her adımda kocası aklının bir köşesindeydi.
1967 yılında ABD'ye damga vurmak için MAC II adında tasarım şirketi kurdu.
MAC'ın açılımı kocası ile kendi isminin baş harflerinden oluşuyordu.
Yaptığı işler ses getiriyor, her geçen gün büyüyordu.
Artık ABD'deki bütün önemli evlerin İÇİ ondan soruluyordu.
Donald Trump en önemli müşterilerinden biriydi.
Dünyaya yön veren patronların dostluğunu kazanmıştı.
2006'da Kanada'da yapılan Bilderberg toplantısına katıldı.
Her yerde Türkiye ve BODRUM'dan söz ediyordu.
2009'da Washington Post'a "Bodrum'daki evimizin duvarını 19 ülkeden getirdiğimiz taşlarla ördük" dedi.
Neden 19 ülke sorusuna ise "19 farklı ülkedeki dostlarımızı o evde ağırlamak istiyorduk" yanıtını verdi.
Hayatta iki şey çok önemliydi: Çalışmak ve eğitim...
Bu nedenle her yıl ABD'de okuyan 11 TÜRK öğrenciye tam BURS verdi.
Kocasının 1977 yılında başlattığı GELENEĞE sonuna kadar sahip çıktı.
Cami, sinagog ve kilise yaptırdı...
Başbakan Erdoğan'a New York'ta 2 kez ödül verdi...
En sevdiği dostu Rahmi Koç'tu...
Rumence, Türkçe, İbranice, Fransızca, İngilizce, İtalyanca biliyordu.
BODRUM aşığı kadın yani MİCA ERTEGÜN (Maria Banu) OXFORD Üniversitesi'ne rekor bağış yaptı.
Hem kendi, hem kocasının ismi yaşasın diye "Mica ve Ahmet Ertegün Beşeri Bilimler Lisansüstü Eğitim Burs Programı"nı kurdu.
Karşılığında 72 milyon lira vererek.
John Coltrane, Eric Clapton, Ray Charles, The Rolling Stones, Led Zeppelin gibi birçok sanatçının DOĞUMUNU gerçekleştiren Ahmet Ertegün'ün eşi şimdi insanları birbirlerine yaklaştıracak olan gençlerin peşindeydi. Ve bunun için ne gerekiyorsa yapmaya razıydı...
Tam "MİCA Hanım neden Türkiye'yi düşünmediniz?", "Türkiye'de bu gençleri bağrına basacak üniversite yok muydu?" diye sormaya hazırlanırken TÜRK-MUSEVİ Cemaati Başkan Vekili Ishak Ibrahimzadeh odaya daldı.
Yazı yarım kaldı diye düşünürken sohbet çok tatlı bir yere sürüklendi. Sohbet dediğime bakmayın ISHAK konuştu, biz dinledik!
Laf nasıl oldu bilmiyorum ama bir ara SARKOZY'ye geldi. İşte o an misafirim sesini iyice gürleştirerek konuştu: "Fransa liderinin yanında bulunan bir MUSEVİ geçtiğimiz günlerde bizi ziyaret etti. Konu, kısa süre sonra ERMENİ SOYKIRIMI YASA TASARISINA geldi. Anne tarafından FRANSIZ olduğum için çok rahattım. Ellerimi iki yana açarak "Biz TÜRKLER'in gurunu kırmayın. Biz arşivleri açalım diyoruz ama duymuyorsunuz. Bu konu parlamentoların işi değil, tarihçilerin işi.
Ayrıca size başka bir şey daha söyleyeyim. Benim atalarım Fransa'dan İstanbul'a geldi. Balat'a yerleştiler. Tam 500 yıl HALİÇ kıyısında huzur ve barış içinde yaşadık. Dünyanın hiçbir yerinde yaşayamayacağımız bir ayrıcalıkla üstelik.
Çünkü anneannem dahil hiçbir büyüğümüz TÜRKÇE öğrenmek zorunda bırakılmadı. Evde anadil FRANSIZCAYDI. Hiçbir sıkıntı yaşamadan asırları devirdik.
Bir TÜRK olarak TÜRKLER'in hoşgörüsünü en iyi biz biliriz. Söyleyin bu özgürlüğü size kim verir?"
Söyleyecek tek sözüm yoktu. Zaten Fransız da bir şey söylemeden çekip gitmiş. Misafirlerimi uğurladıktan sonra yazıya döndüm.
Galiba tarihçi, filozof, arkeolog, yazar, besteci, din adamı ve devlet adamı yetiştirmek için servetini döken MİCA HANIM için en uygun yer İSTANBUL'du. Bir an için 19 ülkeden getirtilen TAŞLARLA kurulan bir eğitim mabedini hayal ettim.
AYASOFYA gibi... SELİMİYE gibi...
Belki bu rüyaya eşlik edecek biri çıkıp da MİCA Hanım'ı arar...
Hayal bu ya, o da "Neden olmasın" cevabını verir...
Kabuslarla geçen ömrümüzde bir "DÜŞ"lük yer açılır...