Hayat hep birlikte oturup ortak bir karar almanın eşiğine getirdi hepimizi...
30 yıl geçti neredeyse ilk baskının, ilk pusunun üzerinden.
Toprağa düşen çocukların isimlerini bile hatırlamıyoruz artık. Acılar, ana babaların yüreğine hapsoldu.
Geride kalan boynu bükük evlatlar, sahipsiz eşler, uzun ince bir yolda sessiz gözyaşları ile yürüyor. Herkes kendi kaderinin peşinde... Biraz unutulmuşluk, biraz terk edilmişlik var.
Kolay değil, bir nesili teröre kurban verdik. Neredeyse, feryadın girmediği ev, şehit cenazesinin kalkmadığı cami, ateşin düşmediği cadde kalmadı...
Acılardan dağlar yaptık.
İçine çocuklarımızı koyduk.
Yaşanacak ne varsa ellerinden aldık.
Artık son virajdayız...
Adına terör denilen kalleş savaş bitecek.
Uzamasının tek sebebi BİR ve BİRLİK olamamamız...
Düşman, PKK tabelasıyla gelirken hala televizyon ve gazetelerde anlamsız saldırılar...
Asıl cepheyi unutup birbirimize giriyoruz. Akılla değil kimliğimizi yansıtan forma aşkıyla konuşuyoruz.
Ve en önemlisi hatırlamıyoruz.
Neyi mi? Çok şeyi...
Devletin kılcal damarlarındaki değişim, ekonomik krizi fırsat bilerek siyaset sahnesini tamamen değiştirdi. Eskiler giderken AK Parti geldi. Yıl 2002'ydi...
Ülkenin yüzde 99.5'i Müslümanken "eyvah şeriat geliyor" çığlıkları yükseldi.Sanki yönetime gelenler, seçimle değil atamayla koltuğa oturmuştu.
Hükümet olmak iktidar olmak anlamına gelmiyordu.Erdoğan seçilmiş ancak önünde aşması gereken kocaman bir yasak vardı.
İşte tam bu sırada devletin eli uzandı. Baykal sahneye çıktı. Erdoğan'ın yasağı kalktı.Başbakan oldu.
Başbakan olmanız yetmiyordu! Hedefteydiniz!Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı "hayır" demesine rağmen İstanbul'da darbe provası yapıldı. Balyoz sadece ortaya çıkanlardan biriydi. Birileri, 1 Mart Tezkeresi'ne "hayır" denilmesini hiç unutmadı!
Ordunun içindeki bir kesim ile büyük patronların bazıları rahatsızdı. Oysa gelenler daha yerlerine bile oturmamıştı.Baskı büyüktü. Rahatsızlık genetikti. İlk kurban Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış oldu.
Rahatsızlık kronik hale dönüşünce suikast planları, teşebbüsleri peşpeşe geldi. Ama güçleri yetmedi. Ankara'daki çekirdek devlet giderek gücünü gösteriyordu.
Eski alışkanlıklar unutulmuyordu! 2004'teki Cumhuriyet Bayramı öncesi tam teçhizatli savaş uçağı Erdoğan'ın evinin çatısını uçuracak kadar alçaktan uçtu. Minare gitti ama kılıf hazırdı: Kazayla oldu!
Çankaya'da Sayın Sezer vardı. Kimya tutmamıştı.Devlet kilitlendi. Zor adım atıldı.
Fırlatılan kitapçıktan ders alan yoktu!
Atamalar yapılamıyor, kritik noktalar boş kalıyordu. Derken sıkıntılarla 2007'ye gelindi.
Halkın oylarıyla Meclis'e gelenlere "Cumhurbaşkanı seçemezsiniz" denildi. İçeride olan bir arkadaş Genelkurmay Başkanı'ndan habersiz MUHTIRA verdi. Ortalık karıştı.Köşk seçimi mahkemelik oldu.
Mahkeme kararını vermeden önce malum gazete, "Tanklar Çağlayan'da yürüyecek, korkmayın" diye manşet attı.
Cumhurbaşkanı seçilmiş ancak dertler bitmemişti. Sayın Başsavcı, Google'dan indirdiği haberlere dayanarak kapatma davası açtı.
Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ kendi kontenjanındaki üyeyi ikna ederek partinin kapatılmasını önledi. Aile dostu oldukları Anayasa Mahkemesi'nin önemli üyesi Osman Paksüt, Paşa'yı dinlemedi!
Bu da atlatılmıştı. Ama sırada ekonomik darbeler vardı.Ayakkabısıyla alay edilen Anadolu çocuğu Merkez Bankası'nın başındaydı.
Saldırıları bir bir püskürttü.
Bıyıklar yabancılara ilk büyük tokadı attı.
IMF kapıya dayanmıştı. Çalmadan girmeye alışmıştı. Bu kez ev sahibi farklıydı. "Sana verilecek tek kuruşumuz yok" diyerek ABD'ye geri yollandı...
Devlet parasını korumayı ilk kez başarmıştı. Sıra ülkenin gözbebeği olan kurumdan darbecilerin silinmesine gelmişti.Stratejik akılla o da yapıldı.
Tabii birileri çürüklerin yanına sağlamları da koymayı unutmadı!
Ankara eskisi gibi değildi artık. Bölgeye inildi.Türk Bayrağı her yerdeydi!
Brezilya, Şili ve Arjantin'e kadar gidildi.
Türkiye'nin röntgeni çekildi. Büyük olmak için enerji ve nüfus şarttı. Gereken yapıldı. Tarih canlandı. Bunu gören birileri de uykudan uyandı.
Ankara, uyaranların amacını biliyordu. Erken davranıp PKK ile masaya oturdu. Silahlar susarsa hem bölge hem ülke uçacaktı...
Buna izin verilemezdi!Görüşmeler sızdırıldı. Eller ayrıldı.
Ankara yeni yol ararken sızıntıyı yapanlar PKK'ya "yürü" emri verdi. Pusular atılıyor, bombalar patlıyor kan akıyordu...
Baronlar perde arkasında kıs kıs gülüyor, manşetler atılıyor, hesaplar yapılıyor, bir millet prangalara mahkum edilmek isteniyordu!
Ellerindeki tek kart PKK'ydı. Son kullanma tarihi dolmamıştı. Krizle, darbeyle gitmeyip ülkenin kaderine sahip çıkanlardan kurtulmak için tek şansları buydu.Saldırdılar, yine saldıracaklar.
Tek korkuları Türkiye'nin ayağa kalkması...
Kullanacakları başka kart yok!
Ama artık biz de gerçeği görelim.
Rahmetli Özal, bu işi çözmeye kalktığında Köşk'te radyonun sesini açıp fısıltıyla konuşuyordu. Zaten sesini yükselttiği zaman da ortadan kaldırıldı. İşin üzerine giden bütün asker ve aydınlar öldürüldü. O zaman Özal'a vuranlar şimdi hükümete yükleniyor...
Ya memleket meselesi diyerek BİR olacağız ya da devleti yalnız bırakıp bir süre daha acı çekeceğiz.
Gelin bize yakışanı yapalım...
Büyük Türkiye için değmez mi?