CANLI YAYIN
Ergün Diler
ERGÜN DİLER

Ezan sesi ve cami

Eklenme Tarihi 11 Mayıs 2012
Sanırım 5 yıl önceydi... Bir kış sabahı BOSNA'ya indim. Daha önceden yer ayırttığım BAŞÇARŞI'daki küçük otele gidecektim. Otelin resepsiyonunda duran genç kız, zorluk çekmemem için kırık dökük bir otomobil göndermişti. Aracı değil de şoförü tarif edip "Elinden hiç sigara düşmez" demişti... Buluşmamız kolay oldu. Bildiğim birkaç cümle BOŞNAKÇA ile iletişimi zorluyordum. Ama iyi anlaştık.
Havalimanının çıkışında KİMLİK KONTROLÜ vardı. Birden kendi camını indirip "Sizi seviyorum" diye bağırdı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken güvenliği sağlayanların TÜRK ASKERİ olduğunu fark ettim. Ay-yıldızlı askerlere SELAM veriyordu! Gülümsedim. Kendisini önemsemediğimi düşünüp geçtiğimiz yollardaki KURŞUN DELİKLERİNİ gösterdi. Dertliydi.
Birçok şey anlatmak istiyor fakat ben anlayamıyordum. Savaşı anlatamayınca ter bastı kendisini.
Başçarşı'ya geldiğimizde eliyle "5 DAKİKA" diyerek izin istedi. Az sonra yanında iri yarı birisiyle döndü...
Adı İbrahim'di... Savaşta komutandı... Aliya İzzetbegoviç'in yanındaydı...
Bizim şoför anlaşılan SAVAŞI İbrahim'in anlatmasını istemişti.
Bunun için de bir yerde oturmamız gerekiyordu. Otele gitmeyi erteleyip İbrahim'in lokumcu dükkanına yöneldik...
Dükkana gelen genç adama yanlışlıkla "ÇAY" deyince bana tuhaf tuhaf baktı. "Osmanlı'da çayı hastalar içerdi. Yoksa rahatsız mısın" dedi. Şaşırmıştım. Belli etmeden hemen Türk Kahvesi'ne çark ettim.
Şoför, İbrahim'in konuya girmesi için sık sık KISA DEVRE yapıyordu.
Kahveler biterken KOMUTAN çoğumuzun çok az bildiği o kahredici savaşı anlatmaya başladı... "Hepimiz komşuyduk. Sırplar ve Hırvatlar gibi yaşamaya alışmıştık.
Bizi onlardan ayıran çok az şey kalmıştı. TİTO'dan beri kazanılan alışkanlıklar sürüyordu. Derken savaş patladı. Önceden tüm silahlar Sırplar ve Hırvatlar arasında paylaşılmıştı. Kan akmaya başladı.
Koyun gibi insan kesiliyordu. Herkes BOŞNAK öldürmek için sıradaydı.
Kendimizi savunamıyorduk.
Türkiye'deki kardeşlerimiz araya girdi. Özal davaya yabancı kalmadı.
Hırvat toprakları üzerinden silah gelmeye başlamıştı. Türk kardeşlerimiz büyük rüşvet vererek bizlere savunma hakkı sağladı. Bir süre sonra özelikle Türkiye'den gelen DOSTLARLA çatışmalarda üstünlüğü ele geçirdik. Türkler bize nasıl ölmemiz gerektiğini bile öğretiyordu. Vurduğumuz düşmanların üzerinden YUNAN, RUS, BULGAR kimlikleri çıkıyordu. Ortodoks dünyası karşımızdaydı. Batılılar da sınırsız destek veriyordu. Çatışmalar şiddetle sürerken sadece bir tek şartımız oluyordu. 'Bizim camimizi ellemeyin, kilisenizi ellemeyelim...' Bu şarta çoğu kez iki taraf da bağlı kaldı. Unuttuğumuz cami ve ezana şimdi ölesiye sarılmıştık. İhmalin farkındaydık. Gücümüzü tekrar keşfetmiştik. Ezan sesi bize güç, onlara korku veriyordu. Gazi Hüsrev Bey Camii'nin yanına bomba düştüğünde dünyayı başlarına yıkıyorduk. Mukavemetimiz ödlerini patlatıyordu. Düne kadar SNIPERLA insan avlayan Sırplar kaçacak yer arıyordu. Geçmişimize bağlandıkça saldırıyorduk. Saraybosna'nın kalbi olan havaalanını ele geçirmek üzereydik. Aldığımızda Sırplar bitecekti. Yardım yağacaktı. Belki tarih yeniden yazılacaktı. Tam savaşı kazanmak üzereyken katliama seyirci kalan ABD devreye girdi. Sırp binalarına göstermelik iki bomba attı.
Ve masa kuruldu. Barış artık dilimizin ucundaydı.
O günlerde Aliya ile birlikte MOSTAR'a geçtik. Oradaki kahramanlarla bir araya gelecektik.
Bizim geleceğimizi duyan Hırvatlar o gece şehri perde gibi saran koca dağın tepesine DEV BİR HAÇ dikmişlerdi. Gençler infial halindeydi. Ne kadar Hırvat ve Sırp varsa öldüreceklerdi.
Unuttuğumuz Ezan ve Cami, bizi hayata bağlamıştı. Hava kararırken Mostar meydanına indik. Çok kalabalıktı. Aliya ağzını açamadan gençler dağın tepesini göstererek "Onu oradan indirelim" çağrısında bulundu.
Aliya ellerini cebine atarak başını göğe doğru kaldırdı. Gökyüzündeki HİLAL'i gösterip "Ondan daha yukarı dikmedikleri sürece problem yok. Barış yapacağız" dedi. Akıllı bir adam bize hem inanç derinliğimizi hem de akılı öğretiyordu. Bu konuşmadan sonra barış geldi. Barış beraberinde camileri de getirdi. Her köye cami yaptık. Her yere minare diktik.
Onların mezarlıklarının karşısına şehitlerimizi gömdük. Gül bahçesine çevirdiğimiz mezarlıkların yanlarına da birer cami yaptık. Artık savaş İNANÇ düzeyindeydi. HİLAL ile HAÇ'ın savaşı aslında hiç bitmemişti. Biz bunu öğrendiğimizde çok geçti. Çok bedel ödemiştik. Yine de öğrenmek güzeldi. Oysa camilerimizde ne imam, ne de cemaat vardı. Ama ezan sesinin yükselmesi, minaredeki bayrağın dalgalanması gerekiyordu. Asıl savaşımız bu oldu. İnancımızı geri getirmiştik. Eşlerimiz, çocuklarımız can verirken EZANA sahip çıkmıştık.
Batı'ya rahatsızlık veren de buydu!
Ezana dayanamıyorlardı! Şerefelerde yanan kandillerden nefret ediyorlardı. Ama biz buyduk.
Böyle var olacaktık. Onlara benzemenin bizi yücelteceğini zannetmiştik. Yanıldık.
Zaferi getiren KİMLİĞİMİZ olmuştu. Başımıza geleni bir ilahi uyarı olarak görüyorduk. Bu mesajı aldık ve gereğini yaptık... Şu anda BOSNA'da ezan sesi duyuluyorsa onun uğruna savaştığımız için duyuluyor..." İbrahim daha önce Mustafa isimli kahramandan da benzerini dinlediğim sözlerini bitirirken mavi gözleri yaş içindeydi. Üçümüz sarılmış ağlıyorduk. Fatih'in komutanı Gazi Hüsrev Bey Camii'nin önünde tarihimize, daha doğrusu kendimize sahip çıkıyorduk... Bütün bunlar, Yılmaz Erdoğan'ın "Türkiye'deki bir sette günde beş kez ezan sesi duyarsın. 'Aziz Allah' dersin.
Beklersin. Çay içersin ama filmde duyulmaz o ezan"
sözlerine gelen tepkileri okuyunca aklıma geldi...
Erdoğan "Divan şiirini madara ettik. Farsça'yı, Arapça'yı madara ettik. Sadece uzaklaşmadık, bir de madara ettik. İngilizce'yi, Fransızca'yı, Batı kültürünü, Amerika'yı kendi kafamızda yücelttik.
Böyle eğitildik, böyle şekillendik" dediği için topa tutuluyordu.
Eleştirenleri eleştirmeyeceğim.
Belki Erdoğan'ın söyledikleri ZAMANIN RUHU açısından uygun görülmemişti. Bilemiyorum. Ama ben ona yüklenenler gibi düşünmüyorum. Kültür Bakanlığı'ndan alacağı 500 bin lira için bunları söylediğine inanmıyorum. Velev ki bu yüzden söyledi. Bu onun ayıbı... "Filmlerinde neden ezan sesi duyulmadı?", "Sadri Alışık evimize ezan sesiyle girerken Yılmaz Erdoğan'ı bundan kim alıkoydu?" soruları doğru ve yerinde...
Ama aptallar değişmez!
Mükremin Çıtır'dan, Nuri Bilgi Ceylan filmlerine sıçradığında kimse kendisini eleştirmiyordu! Ödül aldığında alkışlıyorduk.
Ama en büyük ortak payda üzerine birkaç söz edince üzerine çullandık.
Sanatçı adam neticede, gerçeği görmüş olamaz mı?
Değişmiş olamaz mı?
Gerçeğe işaret etmiş olamaz mı?
Ezan ve camide de anlaşamıyorsak; oturup bir kez daha düşünelim...
Mustafa Kemal'in askerlerinin ÇANAKKALE'de ellerinde Kur'an-ı Kerim'le hücuma kalktığını unutmadan Şu soruyu kendimize soralım:
"Biz nerede yanlış yaptık?"