Güneşi, güvenliği ve vergisiz yapısıyla 2008'den itibaren elitlerin sığınağına dönüşen şehir, özellikle Dubai International Financial Centre üzerinden 1,5 trilyon doları aşan varlık yönetimiyle finans dünyasının parlayan yıldızıydı.
20'si milyar dolar seviyesinde olmak üzere yaklaşık 10 bin dolar milyoneri (En az 30 milyon dolar) Dubai'yi yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda bir güç merkezi haline getirmişti.
Ancak jeopolitik dengeler değiştiğinde, sermayenin yönü de değişir.
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik başlattığı savaş, Dubai'nin cazibesini bir anda aşındırdı. Şimdi, şehirde kalan dolar milyonerlerinin sayısını sadece 70.
Daha çarpıcı olanı ise kalanların bile çıkış yolu araması. Bu çözülmenin en somut göstergesi lüks konut piyasasında yaşanıyor. Geçtiğimiz yıl Bugatti Residences'ta bir çatı katı dairesi 550.000 Birleşik Arap Emirlikleri dirhemi, yani 150 milyon dolara satılarak rekor kırmıştı.
Bugün ise aynı dairenin değerinin 100 milyon doların altına gerilediği ve sahibinin satış için yeni indirimlere hazır olduğu iddia ediliyor.
28 Şubat'ta başlayan savaşın ardından zenginler, paralarını profesyonel yöntemlerle hızla ülke dışına çıkardı.
İki ay gibi kısa bir sürede 650 milyar doların Dubai'den ayrıldığı tahmin ediliyor.

Bu, sıradan bir sermaye hareketi değil; küresel ölçekte bir yön değişimi.
İşte tam bu noktada Türkiye öne çıkıyor.
Daha da net söylemek gerekirse İstanbul Finans Merkezi, yeni dönemin güçlü adaylarından biri olarak sahneye çıkıyor.
Uluslararası medyada finans uzmanları, Türkiye'nin giderek daha kritik bir para merkezi haline geldiğini açıkça dile getiriyor.
ABD ve Avrupa'da yapılan analizlerde İstanbul artık başrol oyuncusu olarak dikkat çekiyor. Dubai merkezli offshore yapıların güven kaybı yaşaması ve bazı uluslararası şirketlerin faaliyetlerini ülke dışına taşımaya başlaması, bu dönüşümün tesadüf olmadığını gösteriyor.
Nitekim UBS verilerine göre Dubai, Zürih ve Los Angeles'ın ardından beşinci en yüksek balon riskine sahip. Hatta Dubai'nin geleceğiyle ilgili çok daha karanlık senaryolar yazılıyor.
Küresel finansın kuralı değişmez: Para, riskten kaçar; güvene sığınır. Bu 100 yıldır hiç değişmeyen kural olarak karşımızda duruyor.
Güvenli liman neresi? Evet yeni adres için her yerde aynı kentin adı geçiyor: İstanbul.
Avrupa Birliği üyesi ülkelerin liderleri, Türkiye'nin gücünü açıklamakta sakınca görmüyor. Almanya eski Cumhurbaşkanı Wulff'un "Dünyanın Türkiye'ye ihtiyacı, Türkiye'nin dünyaya ihtiyacından çok daha fazla. Bu gerçeği unutmamak gerekir" sözünün etkisi de yakında daha iyi anlaşılacak.

PARANTEZ
Beyaz Saray, İran savaşının ABD'ye maliyetinin 25 milyar dolar olduğunu açıkladı. Ancak demokrat liderler ve birçok ekonomist, bu rakamın önemli ölçüde düşük bir tahmin olduğuna inanıyor. Onlara göre, ABD ekonomisine ve ülkenin 330 milyon insanına gerçek maliyeti 1 trilyon dolar.
IMF ASLINDA NE DEDİ
Uluslararası Para Fonu (IMF) verileri Türkiye'nin en güvenli liman konusunu adeta teyit eder nitelikte. IMF verileri aslında ekonomik bir tablo sunmaz; aynı zamanda bir ülkenin hikâyesini de anlatır. Türkiye'nin 1,64 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğe ulaşarak "trilyon dolar ligi"nde yerini sağlamlaştırması, tam da böyle bir hikâyeye işaret ediyor. Üstelik bu başarı, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında zirveye yerleşmesi açısından da ayrı bir anlam taşıyor. Sanayi üretimi... Yıllardır "üretim ekonomisi" tartışmalarının merkezinde olan bu alanın aslında çok güçlü olduğu da ortaya çıktı.
Türkiye, sadece iç pazara değil, dış pazarlara da üretim yapan bir ülke olarak öne çıkıyor. Özellikle Avrupa'ya yakınlık, lojistik avantajlar ve esnek üretim kabiliyeti, küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye'yi kritik bir oyuncuya dönüştürüyor. İkinci başlık turizm. Pandemi sonrası toparlanma sürecinde Türkiye'nin hızlı refleks göstermesi, bu sektörü yeniden güçlü bir gelir kapısı haline getirdi. Turizm artık sadece döviz kazandıran bir alan değil; aynı zamanda ekonominin genel dinamizmini besleyen bir unsur. Üçüncü ve belki de en kritik alan: ihracat.
Eskiden belirli sektörlere sıkışmış bir yapıdan, daha çeşitlenmiş ihracat modeline geçiş söz konusu. Bu da ekonominin kırılganlığını azaltan önemli bir faktör. Bu da Türkiye'nin küresel denklemdeki gücünü gösteriyor.