CANLI YAYIN
Ekrem Kızıltaş

EKREM KIZILTAŞ

Çanakkale geçildi mi?..

Eklenme Tarihi 17 Mart 2015
Yarın 18 Mart... 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi'nin 100. Yıldönümü. Herhangi bir olayın 100. yılı başlı başına önemli bir şeydir. Ancak söz konusu Çanakkale Zaferi'nin, yani millet olarak sahip olduğumuz ruhun tekrar şahlanışını temsil eden muhteşem bir olayın 100. Yılı olunca, bu önem büsbütün artar.
Çanakkale Zaferi ya da aslında Çanakkale Zaferleri, tam da 'artık bittiler' diye bakılan bir zamanda, ecdadımızın yeniden şahlanışı ve karşısına çıkan 7 düvele karşı galebe çalmasıdır.
Ve imkansızlıklara rağmen kazanılan Çanakkale Zaferleri, davasında haklı olanın bütün imkansızlıklara rağmen sonunda galip geleceğinin ve bu yolda mutlaka ama mutlaka Cenab-ı Hakk'ın yardımına mazhar olacağının da açık bir ispatıdır.
Çanakkale Zaferlerini, 100 yıl sonra bu günlerde bu açıdan görmek ve değerlendirmekte büyük faydalar var. 'Çanakkale Zaferi' denildiğinde, genellikle 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi gelir çoğumuzun aklına. Durum böyle olunca da, Türkiye'nin 1915'ten sonraki süreçte yaşadıklarına bakarak, 'Çanakkale'nin geçildiğini' düşünenlerin sayısı epeyce vardır.
Oysa Çanakkale Zaferi denildiğinde kastedilen, sadece 18 Mart Deniz Zaferi değil; deniz savaşını kaybeden güçlerin 25 Nisan 1915'de başlattıkları ve 9 Ocak 1916'ya kadar süren Çanakkale Kara Savaşları'dır da.
18 Mart'ta kazanılan zaferle, düşmanların denizden geçerek payitahtı ve diğer bölgeleri işgal etmelerine mani olunmuştu.
Ancak İngiliz ve Fransız güçleri, bu defa 25 Nisan'da Çanakkale Boğazı'nın iki tarafını da ele geçirme ve böylelikle rahatlıkla İstanbul'a ulaşma niyeti ile çıkarma yapmaya başlamış ve çeşitli açılardan tarihte benzeri az olan savaş, bundan sonra yaşanmıştır.
Nispeten dar bir alanda, iki tarafın toplamda 500 bine ulaşan askerleri arasında 9 aya yakın süren savaş, saldırganların karşı karşıya kaldıkları benzersiz mukavemeti kıramayacaklarını anlayıp, geri çekilmeye mecbur kalmaları ile son bulmuş ve Çanakkale geçilememiştir.
İstiklal Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un meşhur Çanakkale Destanı'nında anlattığı da, bu kara savaşıdır.
Çanakkale Deniz ve Kara savaşlarını zaferle neticelendirdiğimiz halde; Birinci Cihan Savaşı'nda yenilen tarafta olmamız sebebiyle bundan sonra yaşanan işgallere bakarak, 'Çanakkale'nin geçildiğini' düşünmenin yanlışlığı da tam buradadır.
Osmanlı topraklarının çeşitli bölgelerinde yaşanan işgaller, galiplerin Mondros Mütarekesi'nin şartlarına uyulup uyulmadığını denetlemek bahanesiyle yapılan uygulamalardır ve bilindiği gibi, hırsları akılları ve güçlerinden fazla olan Yunanlılar dışındaki bütün işgalciler, kendiliklerinden çekilmişlerdir.
İşgaller, anlaşma mucibince geçici olarak değil de, doğrudan orduların topraklarımıza girmesi şeklinde gerçekleşseydi durumun nasıl olacağını anlamak için, o zaman işgal edilen diğer bölgelerin durumuna bakmak gerek.
Mesele şu ki; eğer 18 Mart 1915'te ya da daha sonra 25 Nisan 1915'te başlayan kara savaşlarında Çanakkale geçilebilmiş olsaydı; Osmanlı toprakları fiili olarak işgal edilmiş olacağı için, Türkiye'nin kurulabilmesi için belki de işgal edilen diğer bölge ülkeleri, yani Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan gibi yıllarca beklememiz gerekecekti... Hülasa: Çanakkale geçilmedi...

Meseleyi anlamak zor değil!..
Oslo görüşmelerinin sızdırılması, 7 Şubat 2012'de başta Müsteşar Hakan Fidan olmak üzere bazı MİT mensuplarının ifadeye çağrılması, Gezi Olayları ve 17-25 Aralık...
Bunlar ve benzeri birtakım gelişmeler ilk bakışta, her biri birbirinden bağımsız olaylar gibi gözüküyor.
Ancak, üzerinden zaman geçip olayları tekrar değerlendirdiğinizde ortak noktaları daha kolay bulabiliyorsunuz. Oslo görüşmelerinin sızdırılması ve 7 Şubat, temel olarak Barış Süreci'ni akamete uğratmakla ilgiliydi. Barış Süreci ile ortaya çıkacak istikrarın, bölgenin enerji nakil merkezi haline gelecek Türkiye açısından ne demek olduğunu iyi bilen ve bunun böyle olmasını istemeyenler faaliyetteydi yani.
Gezi Olayları'nda asıl hedef 'iktidarı iş yapamaz hale getirmek', bahane ise ağaçlar idi. Ancak eylemcileri temsil iddiasında bulunanların öne çıkardıkları talepler, ağaç ve yeşilliklerle ilgili değil; 'Kanal İstanbul ve Yeni Havaalanı gibi ülkemizi daha ileri merhalelere taşıyacak projelerden vazgeçilmesi' yönündeydi.
17 Aralık, yolsuzluk teması üzerinden yürütülse de, belli ki uluslararası arenada bazı bankaları rahatsız eden Halk Bankası en önemli hedeflerden birisiydi. Ve 25 Aralık'ta da, ne ilgi çekicidir ki, Geziciler'in iptal edilmesini istedikleri projeleri üstlenen büyük firmalar hedef alınmışlardı. Anlamaları kıt olanların bile, bu tabloya baktıklarında aslında meselenin üç beş ağaç veya yolsuzluk filan olmadığını anlamaları gerek...

"Dünya Vicdan Günü"
Bazıları dünya çapında kutlanan ve çoğu ticari amaçla tezgahlandığı bilinen çeşitli günler var, biliyorsunuz. Ancak 2003'ün 16 Mart'ında Gazze Şeridi'nde Filistinliler'in evlerini yıkmak üzere harekete geçen bir İsrail buldozerinin önüne duran ve bu buldozer tarafından kasten ezilerek öldürülen Rachel Corrie'nin anısını canlı tutmak maksadıyla ilan edilen "Dünya Vicdan Günü", hakikaten çok anlamlı bir gün.
İsrail'in Gazze başta olmak üzere Filistin'deki katliamlarını görmezden gelen batı dünyası içerisinden de 'insan' çıkabileceğinin örneklerinden birisiydi Rachel Corrie. İnsan olmanın aslında vicdan sahibi olmakla eşanlamlı olduğuna inandığı ve bunu fiilen ispat ettiği için katledilen Rachel Corrie'nin anısı, sadece Filistin'de değil, dünyanın her tarafında yaşatılmaya çalışılıyor şimdi.
Hatırlandığında her Müslüman'ın, dahası her insanın burun direklerini sızlatan Rachel Corrie'nin başına gelenler, İsrail'in sahip olduğu propaganda kalkanını delen ve İsrail zulmünün tam olarak ne demek olduğunun dünya çapında anlaşılabilmesini sağlayabilen önemli olaylardan birisi...
Rachel Corrie, hayatında eksik bıraktıklarını şimdi anılarıyla tamamlıyor...