O an gelir. Masanın üstünde masumca duran telefon, bir anda kaderin merkezine oturur. "Bir bakabilir miyim?" cümlesi duyulur. Dünya yavaşlar. Erkek, telefonu vermeden önce iki saniyelik bir tereddüt yaşar. O iki saniye aslında bir ömürdür.
Beyin çalışmaya başlar:
- WhatsApp arşivi…
- Galeri (özellikle "Ekran görüntüleri" klasörü)…
- Notlar ("Düğün için alınacaklar" diye açılıp yarım kalan liste)…
- Tarayıcı geçmişi (masum bir "hava durumu" araması bile şüphelidir).
El telefonu uzatırken hafif titrer. Çünkü telefon artık bir cihaz değil, itiraf kutusudur. Parmak, kilit tuşuna basmadan önce durur. O an, ekrana son bir kez bakılır; sanki telefona veda ediliyordur:
"Ben seni fabrika ayarlarında almıştım… Buralara geleceğimizi bilmiyordum.
" Kadın telefonu alır. Erkek gülümser. O gülümseme samimi değildir; panik makyajıdır. Omuzlar düşer, sırt hafif kamburlaşır. İç ses konuşur:
"Şimdi bir mesaj açılacak… Yanlış anlaşılacak… Açıklama yapacağım… Daha çok batacağım…
" Kadın galeriyi açar. Erkek anında açıklamaya başlar:
- O fotoğraf eski.
- O ekran görüntüsü arkadaş içindi.
- O arama reklamdan çıktı.
- O mesaj bana gelmişti, ben yazmadım.
Henüz kimse bir şey sormamıştır ama savunma başlamıştır. Çünkü erkek bilir: Telefon, suçluluk üretir. İçinde suç olmasa bile.
Telefon geri verildiğinde ise rahatlama gelir. Nefes alınır. Dünya tekrar hızlanır. Erkek, az önce yaşananları unutmak ister. Ama bir gerçek kalır:
O telefon artık aynı telefon değildir. Gözaltına alınmış, sorgulanmış, salıverilmiştir.
Ve erkek şunu öğrenir:
Bir ilişkide en büyük güven testi, telefonun şifresini söylemek değil, telefonu verirken tereddüt etmemektir. Onu da henüz kimse başaramamıştır.