Bu noktada sorulması gereken ilk soru şu: Peki buna kim dur diyecek? Çünkü mesele artık sadece Özcan Deniz'in ya da annesinin değil, bu hikâyeyi günbegün izleyen, yorumlayan, taraf tutan milyonların meselesi haline geldi. Her açıklama yeni bir kırılma yaratıyor. Birinin kendini savunma hakkı, ötekinin yeniden incinmesine yol açıyor. Böylece kısır döngü sürüp gidiyor.
Bir aile kavgası, magazin sayfalarının ve sosyal medyanın gündeminde günlerce dönüp duruyor.
İnsanların merakı, başkalarının acısını izleme isteği, "Kim haklı, kim haksız?" tartışmaları, olayın özünü unutturuyor. Oysa bu mesele, tarafların mahremiyetini koruyarak, kapalı kapılar ardında, belki de sadece güvenilir birkaç dostun ya da bir uzmanın yardımıyla çözülebilecek bir şeydi.
Üstelik bu çatışmanın sadece taraflara değil, dolaylı olarak başkalarına da zararı var. Küçük bir çocuk büyüyor bu ortamda, hayatı daha şimdiden manşetlerden okunuyor. Toplum, aile kavgasının bir dizi bölümü gibi servis edildiği bir manzarada, gerçek sorun çözme kültüründen biraz daha uzaklaşıyor. Gençler, ilişkilerde kırgınlıkların, suçlamaların, sosyal medya üzerinden atışmalarla çözülebileceğini sanıyor.
Artık bir yerde durmak gerek. Herkesin kendi yarasını anlatmaya hakkı var elbette, ama bu yaraları bütün dünyanın önünde teşhir etmek iyileştirmez, aksine derinleştirir. Bazen susmak, geri çekilmek, sorunu kendi mahrem alanında çözmek en doğru yoldur. Kamuoyunun da bu konuda fren yapması, magazin tüketiminde daha vicdanlı davranması gerekiyor. Yoksa yarın başka bir aile, başka bir isim, aynı şekilde gözlerimizin önünde dağılırken izlemeye devam ederiz.
Bu yüzden demek lazım ki: Yeter.