Adı MUSTAFA'ydı.
Boşnak dediğime bakmayın çünkü babası ARNAVUT'tu...
Başçarşı'nın göbeğinde bir halı dükkanı vardı. Seyrek saçlı, geniş omuzlu, iri elli, küçük kara gözlü, kararlı ve korkusuz bir askerdi. Tesadüfen tanışmıştık. Benim de babamın ARNAVUT olduğunu öğrenince elimden tutup mağazaya çekti. Minik bir masanın etrafına oturduk. Durmadan TÜRK KAHVESİ geliyordu.
Bir ara ÇAY istemeye kalkınca "Ne o hasta mısın?" diye sordu. "Hayır, hiçbir şeyim yok" cevabını verdim. "Neden çay istedin o zaman, OSMANLI'da sadece hastalar içerdi" dedi... Benim de annem BOŞNAK'tı ama bunu bilmiyordum doğrusu...
Aksine İZMİR'de soğuk kış gecelerinde ÇAY hiç eksik olmaz, dolapta duran KAHVE de misafirleri beklerdi...
Bakır fincandaki kahveyi yudumlarken "Bana savaşı anlatsana" dedim... Gözleri doldu, yutkundu. Belli ki çekilen acılar film şeridi gibi gözlerinin önünden geçip gitmekteydi. Kaşlarını kaldırıp başladı anlatmaya. Hem de hiçbir yerde duymadığım ve okuyamadığım çıplaklıkla... "Biz hep yan yana yaşıyorduk.
Komşuyduk. Gelip giderdik birbirimize.
Her mahallede olan sorunlar dışında bir şey yaşamazdık. Derken önce HIRVATLAR, sonra da SIRPLAR silaha davrandı. Elimizde TÜFEK bile yoktu. Abarttığımı zannetme sakın.
Gerçekten silahımız yoktu.
Komşularımız katilimiz, tarihi paylaştığımız insanlar da DÜŞMANIMIZ olmuştu. Bütün BOŞNAKLAR şaşkındı. Ailemin büyük kısmı TİTO zamanında topraklarını bırakıp Almanya'ya bir kısmı da Avustralya'ya gitti. Eşim ve iki çocuğumdan başka bir şeyim yoktu.
Ancak bu topraklardan bir türlü kopamadım. Beni çağıran bir ses ve burada tutan bir bağ vardı. Arkamı dönüp gidemedim.
Savaş artık bütün acımasızlığıyla kapımıza dayanmıştı. Ya ölecek ya da savaşacaktık. İki çocuğumu eşimin doğduğu köye gönderdim. Karı-koca etrafımızdaki örgütlenmeyi başlattık.
Dağınıktık. Şoktaydık. Ama bu uzun sürmemeliydi. Askerliğimi TÜRKLER'le yapmıştım. Hem Ankara'da hem buradaki eğitimlerde çok şey öğrenmiştim. Her şeyi unutup işe soyundum. Önce gençleri bir araya getirdim. Kadınları eşim örgütledi.
Gündüz dağa çekilip geceleri KABUS oluyorduk. Silah Türkiye'den geliyordu. Hem de HIRVATLAR'a avuç dolusu rüşvet vererek...
Silah ve mühimmat akışından sonra TÜRK dostlarımıza vurduğumuz düşman cesetlerini gösterdik. Yunan, Rus, Sırp, Alman, Bulgar, Hırvat ne ararsan vardı. Yani sadece SIRPLAR'la savaşmıyorduk. Bunun üzerine bazı TÜRK SUBAYLARI devreye girdi. Yüzlerce MÜCAHİT BOSNA'ya aktı. Onlarla omuz omuza çarpıştık. Bizim gençlerimiz de CESARETİ orada gördü.
Düşman şaşırmıştı. Her geçen gün MUKAVEMETİMİZ artıyordu. Büyük bir taktikle savaşıyorduk. Biz ilerledikçe karşı taraf panikliyordu. Bizi masaya çekmek için araya adam koymaya başladılar.
TEK ŞARTIMIZ VARDI: Camilerimizi ellemeyin, kiliselerinizi vurmayalım.
Oluk oluk kan akarken, kadınlarımıza TECAVÜZ edilirken, çocuklar işkenceyle öldürülürken, Sniper'lar cirit atarken tek şartımız CAMİLERİMİZİN SAPASAĞLAM kalmasıydı...
Çünkü onların değerini savaş başlayınca anladık. Bizi biz yapan mirasın OSMANLI'DAN KALDIĞINI KEŞFETTİK. Bir tek kaldırım taşı için BOSNA'yı ateşe vermeye kararlıydık.
Bosna fatihi GAZİ HÜSREV Bey'in, SULTAN MEHMET'e söylediği sözler cephedeki askerin boynunda asılıydı: İki halk değil, iki kardeşiz... Askerin içindeki TARİH ATEŞİ yandıkça Sırplar kan kaybediyordu. Neyin değiştiğini bir türlü anlayamıyorlardı.
Oysa İNANCIMIZLA yeniden tanışmıştık. REDİNGOT giyen II.
MAHMUT'a "Gavur padişah" diye lakap takan HALK kendini bulmuştu.
Evini barkını terk eden insanlar camilerden kopan bir küçük taşı yerine koymak için çırpınıyordu. Ezanın susmaması içindi bütün mücadele...
Saraybosna Havaalanı'nı ele geçirdiğimiz gün düğmeye basıldı.
BARIŞ geldi birden bire...
Zafere koşarken masada bulduk kendimizi. Çekilen acıların karşılığı bu değildi elbet. Ama bizim dışımızda bir DENGE vardı. Rahmetli ÖZAL dışında bizleri savunan ve koruyan da yoktu. Acıları sırtlayıp eve dönme zamanı gelmişti. GAZİLERİN hepsi gittikleri yerde ilk iş olarak CAMİ yapımına giriştiler. Cemaati olmayan onlarca CAMİ yaptık. Şerefesine bayrağımızı astık. 'HİLAL'le kucaklaştık. En önemlisi TARİHİMİZLE barıştık... Ve gözümüzü hep ANKARA'ya çevirdik.
Ne tarihimiz ne de biz ÖKSÜZ kalmak istemiyorduk..."
Dün FETİH 1453'ün gişe rakamları gelince yanılmadığımı gördüm. En çok izlenen TÜRK FİLMİ olacağını düşünüyordum çünkü. Ve birilerinin yaptığı gibi de MUHTEŞEM SÜLEYMAN'a bağlamıyordum bunu...
Olan biteni bir DOSTA sarılma, bir sevgiliye kavuşma gibi görüyordum.
Doğrusuyla yanlışıyla, günahıyla sevabıyla bu tarih bizimdi çünkü.
Kayıtsız şartsız düşman olanları hiç anlamadım. Eskiyle bağlarımızın kesilmesine alkış tutanları hep YABANCI buldum. Ama görüyorum ki yalnız değilim. İnsanlar akın akın bildikleri bir HİKAYEYİ izlemek için SİNEMALARA koşuyor.
Belli ki bir şeyin peşindeler.
Belki BOŞNAKLAR gibi kaybedilen geçmişi arıyorlar, belki hayal ettikleri geleceği...
Belki de "BURADA HAYATTA KALMAK İÇİN ÖLÜNÜYOR" feryadına ortak olmak için...