CANLI YAYIN
Ergün Diler
ERGÜN DİLER

İzmir'de Ramazan

Eklenme Tarihi 23 Temmuz 2012
Alaçatı'da begonviller arasında birkaç gün geçirip sessizliği tekrar fethettikten sonra İzmir'e döndüm.
Alaçatı'nın arka sokaklarına ayırdığım zamanı, doğduğum büyüdüğüm İzmir'e de ayırmak istedim.
Mavi, lila, mor, sarı cumbalı taş evleri, daracık rengarenk sokakları, omuz omuza yürüyen insanları, boş masası olmayan kafeleri, sakızlı Türk kahvesini, çiçek ismi verilmiş onlarca lokanta ve plastik sandalye kullanmayan şehri geride bırakıyordum...
İlk iftar İzmir'deydi...
Yazın İzmir'de oruç kolay değildi.
Çocukken yine yaza denk gelmişti.
Ağustos böcekleri kenti esir alırken bir arkadaşımla birlikte sattığımız iftarlık pideleri hatırladım. İlk ticari denememdi! Sermaye bulmuş ancak sokakta sesimizi duyuramamıştık.
İkimiz de "İftarlık sıcak pideler" diye bağırmaya yanaşmayınca iftar vakti gelip geçmişti... İkinci gün ortaklığı bozup beni kimselerin tanımayacağı sokaklarda volümü iyice açıp tüm pideleri sattım. Daha doğrusu "Bu çocuk buradan gitsin.
Daha fazla başımızı şişirmesin" diye insanlar birer ikişer pideleri aldı!
Hatta bir keresinde BOŞNAK bir teyze demir kepenkli evinin penceresinden uzanıp, kırık Türkçesiyle "Oğlum Ramazan'ı zehir ettin. Git de biraz kestirelim. Ne kopelaymışın sen be" diye fena haşlamıştı.
Kazandığım parayla da şimdi yerinde kocaman binaların yükseldiği BAHAR sinemasına giderdim. Açık havada film ve çiğdem vazgeçilmez bir keyifti. Üstelik hepsini kendi kazandığımla yapıyordum... Pidelerin getirdiği özgürlükle her gün sokaktaydım. Ramazan'ın bitmesini istemiyordum. Öyle ya, geçip giderse NE SATACAKTIM?
Çocuktum, küçücüktüm ama bir sosyoloğun bile bulmakta zorlanacağı verileri topluyordum sokak aralarında...
Bizim bütün Bucalılar'ın gittiği KARA'NIN MEYHANESİ vardı o zamanlar... İşler kesat gidince bir akşamüstü onun kapısına park ettim.
Elde kalan pideleri verip sinemanın yolunu tutmak için... Açık hava sinemaları bizim için GALA gibiydi.
Herkes en şık elbiselerini giyer, kırmızı halıda yürüyen Hollywood starları gibi salına salına çivisi poponuza batan tahta sandalyelerdeki yerini alırdı. Annebabalar filmin ritmine kendini kaptırdıklarında gençler mektupları bizim gibi gönüllü postacılar üzerinden birbirlerine iletirdi. Bazen hizmetlerimizin karşılığında kuyu suyu tadındaki HUZUR gazozunu aldığımız olurdu... Eğer aradaki AŞK çok büyükse çıkışta dondurmayı da kapardık!
KARA'nın meyhanesinin kapısında kilit vardı. Tüm camlar gazetelerle kaplıydı. Bütün masa ve sandalyeler üst üste konulmuştu.
Bahçesinde de kimseler yoktu. Terk edilmiş gibi... Benim bildiğim KARA ABİ oruç tutmazdı. Ne yapacağımı düşünürken bir el omzuma dokundu. "Ne arıyorsun delikanlı" diye sordu. Derdimi anlamış olacak ki elimden tutup sağ köşede kalan büyük cam bölümü gösterdi. Beyaz, iri bir kağıtta "RAMAZAN'DA KAPALIYIZ.
BAYRAM'A BEKLERİZ"
yazıyordu.
İlk ders bu olmuştu benim için... Ramazan'a saygıyı orada öğrenmiştim. Hem de satamadığım birkaç pideyle birlikte...
Evin yolunu tutarken YANIK KAHVELER'den geçtim. Neden yapıldığı belli olmayan HAVUZUN etrafına rahmetli amcamın bütün ekibi toplanmıştı. Hepsinin birer lakabı vardı. Düşünceli olduğumu gören Süslü Necati gelip "Kaç piden kaldı?" diye sordu. Oruç tutmadığını bilirdim.
İsteksizce "Altına tane kaldı" dedim...
Elini cebine atıp ben mutlu olayım diye hepsini aldı. Parayı sayıp cebime koyduktan sonra "Necati abi, oruç tutmadığını biliyorum. Neden aldın bunları" diye sordum.
Cevabı beklerken pideleri geri vermesin diye de arayı açtım. İade etmek isterse kaçacaktım çünkü...
Elini briyantinli saçlarına götürerek "Amcan birazdan gelir. Darda olanlar için iftar vereceğiz.
Yabancıya bunu yaparken seni pas geçmek olmaz"
dedi...
Ezan okunurken bacak bacak üstüne atmamayı, yüksek sesle konuşmamayı, müziğin sesini kısmayı, kadınların eşarplarını iyice sıkılaştırmasını, oruç tutmayanların verdiği iftarları hep o dönemde sokak sokak gezerek gördüm. Dayanışma, huzur, saygı ve hoşgörü doluydu.
Bayram sabahı camide sonlanacak bir aylık güzel bir heyecandı RAMAZAN...
Otomobili Atatürk Lisesi'nin otoparkına koyup özlediğim Alsancak ve Kordon'u tekrar keşfetmek istedim... Dut ağaçlarının kapattığı sokaklarda saatlerce yürüdüm.
Caddeler hala deniz kokuyordu. Yazı bırakmak istemeyen gençler kafeleri doldurmuştu. Aşk her köşede vardı.
İftar saatinin geldiğini görünce meydandaki eski bir pastaneye gittim. Eve boş gitmemek için tatlı istedim. "Baklava fıstıklı mı?" diye sorunca "Abi inanmıyorsan al tat" cevabını aldım. Gülümseyince tezgahın arkasındaki genç ısrarla elindeki dilimi uzattı. Kendimi bırakıp iyice gülmeye başladım. Ben güldükçe karşıdaki ısrar giderek büyüyordu. "Abi ye, pişman olmazsın" diyerek baskıyı iyice artırdı.
En sonunda pes ederek kısık bir sesle "Niyetliyim" diyebildim...
O atak, sıcak kanlı genç "Abi sen de mi?" diye sordu...
Belli ki kafasındaki şablona uymuyordum. Başımı sallayıp hafifçe gülümsedim...
Kasaya yanaştım. Otomotik kasayı kullanmayı daha öğrenememiş olan yaşlı patron, "Bizim zamanımızda böyle şeyler söylemek çok ayıptı" diye tepki gösterdi...
Pastaneden çıkıp Buca'ya dönerken, İkiçeşmelik üzerindeki koşuşturmayı gördüm.
Tek fark, artık herkes fırınlardan pidelerini alıyordu...
İzmir güzeldi! Her zamanki gibi...