İki elimde çocuklar, sırtımda çantam, yanımda eşim...
CENOVA'ya gidecek olan treni yakalamak için 7 dakikamız var. Bu süre içinde hem derdimizi anlatacağız, hem bilet alacağız, hem de 8 NO'lu peronda bizi bekleyen vagona kendimizi atacağız...
Uçan adımlarla bilet satışa gittim. "CENOVA" der demez görevli kadın "Kaç kişisiniz" diye sordu. Cevap verinceye kadar aile tam kadro arkamda belirdi. Fazla söze gerek kalmadan yazar kasadaki 38 euro'yu ödeyip biletleri cebime koydum. Daha tam 5 dakikamız vardı.
Yavaşlayan adımlarla biletlerin OKUTULDUĞU sarı makinaların başına geldim. Tam sırtımdaki çantayı yere bırakırken, sefer saatlerinin yer aldığı ışıklı panonun altından "İyi bayramlar kardaş" diye bir ses duydum. Kafamı çevirdiğimde siyah pardesülü kara yağız birinin hızla yaklaştığını fark ettim. Elleri cebinde bize doğru geliyordu. Saçları bembeyazdı.
Aramızda iki adım kalmıştı. Kaderle boğuştuğu her halinden belli olan sağ elini çıkartarak uzattı. Mahçup bir ifadeyle "Yengenin Türkçe konuştuğunu görünce dayanamayıp seslendim. Ne olur kabalığımı mazur görün" dedi... "İyi bayramlar" demek üzereyken kıvrak bir hamleyle elimi avuçlarının arasına aldı.
Çatlayan bir sesle "Adım Mehmet Ali" deyiverdi. Geniş omuzlu, zeytin gözlü adama bakarken saniyeler akıp gidiyordu. Tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışırken karşımdaki geniş omuzlu, zeytin gözlü MEHMET ALİ uzun süredir içine hapsettiği gözyaşlarını serbest bıraktı.
Dünyanın en güzel ağlayan adamıyla karşı karşıyaydım. Hem ben hem ailem çakılıp kaldık. Yağmurla yıkanan Ventimiglia Garı'nın ortasında YERLİ BİR DRAM yaşanıyordu... Bizim çok yakından bildiğimiz ama Avrupalılar'ın çok yabancısı olduğu bir tabloydu bu...
Sicim gibi akan yaşları silme gereği duymayan Mehmet Ali, kalbini oracıkta bize açıverdi. Anadolu, garın ortasında tüm kederi ile beliriverdi. Artık ne yağan yağmur, ne de kaçan tren umurumuzdaydı. Hiç tanımadığımız KÜRT Mehmet Ali'nin sözleri bıçak yarası gibi yüreğimize işliyordu.
O konuştukça etraftaki bütün her şey susuyor gibiydi. Koca adam bir yandan ağlıyor, bir yandan da ANADOLU'dan ayrı geçen 17 yılını bizimle paylaşıyordu: "Erzurum'un köyündenim. Üniversiteyi İstanbul'da okudum. Gençtik, solcuyduk.
Eşitlik, özgürlük istiyorduk. Otoriteye boyun eğmek ağır geliyordu. Slogan attık, pankart açtık. Cop yedik. Sesimizi kısmadık. Ne askere ne polise kurşun sıkmadık.
Molotof atmadık. Mayın patlatmadık.
Şiddetten uzak durduk. Ancak sistem bizi istemedi. Haykırışlarımız birilerini rahatsız ediyordu. Çareyi buralara kaçmakta bulduk. Şimdi CANNES'dayım... Büyük bir villada yaşıyorum. Para pul hiç sorun değil. Ama gelin görün ki bir dirhem mutluluğumuz yok.
Doğduğum topraklar burnumda tütüyor.
Görmeden öleceğim diye çok korkuyorum.
Ne zaman TÜRKÇE konuşan birini görsem ciğerim sızlıyor. Kendimi tutamıyor, dağılıp bitiyorum...
Cebimden çıkardığım kağıt mendili uzatıp verdim. Avucunun içinde ufaladıktan sonra devam etti: "Bir hemşehrimi bekliyorum.
Memleketimin havasını içime çekip koklamak için saatlerdir buradayım. Vatanından ayrı kalmayan, böyle bir acıyı yaşamayan bilemez neler çektiğimi..."
8 NO'lu perondan süzülen treni gözlerimle takip ettikten sonra tekrar Mehmet Ali'ye döndüm...
Bir umut olmalı diye düşündüğümden olsa gerek sordum: "Neden dönmüyorsun?" "Geçen yıl arkadaşım döndü. 2.5 yıl vermişler. Neye güveneceğimi bilmiyorum. Fransa'da benim gibi binlerce insan var. Biz buralara ait değiliz. Anamın evindeki KETEnin tadını özledim. Eşimi iki çocukla önceki gün yolcu ettim. Çaresiz ve kimsesiz gurbetteyim anlayacağınız... Ülkemde çok şeyin değiştiğini görüyorum.
İnşallah bize de bir el uzatılır. Bizi de hatırlayan olur..."
Kürt Mehmet Ali'yle sarılıp garın yanı başındaki cafeye geçtik... Çayı o da ben de çok seviyorduk...
Nasıl olsa CENOVA treni için 2 saatimiz vardı...