Güzel bir havada Lizbon'un sokaklarını gezerken hem Salazar'ı hem bizim darbecileri, hem de acı çeken insanları düşündüm.
Ve en büyük nimetin bir kez daha akıl olduğunu gördüm...
Tarihler 24 Nisan 1974'ü gösterirken, Eurovision Şarkı Yarışması'nda Portekiz'i temsil eden Paulo de Carvalho'nun E depoi do adeus isimli parçasının çalınmasıyla askerler 1933'ten beri süren 41 yıllık Salazar rejimini devirmek için harekete geçti. 25 Nisan günü saat 12.15'te Zeca Afonso'nun Ulusal radyo kanalında seslendirdiği Grandola, Villa Morena adlı şarkısının çalınmasıyla GİZLİ SİNYAL verilmiş ve ordu kışlasından çıkmıştı...
Portekiz'de bizim çok aşina olduğumuz bir tablo vardı!
Darbeciler radyo kanallarını ele geçirip sokağa çıkma yasağı ilan ediyordu.
Yasaklara rağmen halk sokakları doldurdu.
Darbenin kesilmemesi için girilen stratejik yerlerden birisi de çiçek pazarıydı! Burayı alan askerler binlerce KARANFİLİ tankların ve silahlarının namlularına taktı.
Bu hareket kısa zamanda duyuldu ve yayıldı. Şiddet kullanmayan askerlerin giriştiği hareketin adı böylece KARANFİL DEVRİMİ oldu...
Darbe, düşük rütbeli subaylar ve sol görüşlü askerler tarafından yapıldığı için "Yüzbaşılar Hareketi" olarak adlandırıldı.
Darbe, ordunun siyasete bulaşmama efsanesinin geçersizliğini de ortaya koydu...
Askerler son sözü söylerken Salazar'ın yolundan giden devletin iki önemli ismi Caetano ve Tomas, Brezilya'ya kaçıyordu!
1932-1968 arası yönetimde kalan Salazar ve arkasından gelip onun izinden giden devlet yıkılmıştı!
Peki yerine ne gelmişti?
İşte burası bizim de kendimizi içinde bulacağımız tanıdık bir öykü...
Darbeyi yapan Movimento das Forças Armadas'ın (Silahlı Kuvvetler Hareketi) perde arkasından NATO'dan güç aldığı biliniyordu. Batılı sömürgeciler 1950-60'larda girdikleri yerlerden çıkarken Salazar buna kulak asmıyordu. II. Dünya Savaşı'nın yeni paylaşım getirdiğini görmüyordu.
Tıpkı bizim şimdiki muhalefetin görmediği gibi...
Başkan Kennedy yazdığı mektupla Salazar'a "sömürgeleri terk et" diyordu... Johnson da İnönü'ye mektup gönderiyordu hatırlayın... Ancak Salazar bu tehdide aldırmadı. Önce ordusunun içine girildi. Ardından Mozambik, Gine ve Angola karıştı! Hint bölgesi de Salazar'ı şaşırtan derecede kaynıyordu!
Bir güç, hammaddenin Avrupa'ya gelmesini istemiyordu!
İngiltere'nin perde arkasından destek verdiği
Salazar rejimi sallanıyordu.
Çünkü faşist lider, asıl savaşın Amerika ile Kraliçe arasında olduğunu atlıyordu. Anlayacağınız Türkiye'de görmeye alıştığımız iki gücün çekişmesi, Portekiz'de hatta Hindistan'da bile vardı! Her iki güç, hedef seçtiği ülkeden farklı şeyler beklerdi.
Amerika, Afrika'da direnişi örgütlerken pastanın dağılımını kendisi yapmak istiyordu.
Gölge istemiyordu.
Türkiye için de böyleydi. Ama Avrupa, Portekiz'de olduğu gibi boş durmuyordu. Ankara onlar için çok daha önemliydi. Resmi ideolojinin mucitleri olarak perde arkasından ülkeyi bırakmamak için çırpınıyorlardı...
Her şeyi bıraksalar da Ortadoğu'yu bırakamazlardı. Bu hem kendilerinin tükenişi hem de ezeli rakipleri Amerika'nın ömrünü uzatması anlamına geliyordu!
Ortadoğu bu nedenle ALTIN hamleydi...
Avrupa başkentleri, Ankara'nın sıkıştırdıkları resmi ideoloji çerçevesinden çıkabileceğini hiç düşünmedi...
İçerideki KUVVETLİ partnerleriyle sonuç alacaklarını hesap etti!
Haklılardı!
Amerika darbe ile gelse de siyaseten bunlar geri dönüyordu! Devlet, Türkler'e kalmadan iki güç arasında gidip gelen pinpon topuna dönmüştü!
İlk kez Türkiye oyunu doğru okuyordu!
Ankara'dan başlayacak kuvvetli bir Amerikan karşıtlığı bölgeyi onlara dar ederdi! Washington'un da Ankara'ya yanaşması Avrupa'yı bitirirdi!
Zaten Avrupalılar'ın krizler yüzünden sokaklara dökülmesi de bunun işareti...
Avrupa artık malını satmak ve yeni hedeflere açılmak için Ankara'nın iznini almak durumunda! Fransa'nın, İtalya'nın, İngiltere'nin Afrikada'dan çıkarken Türkiye'nin gelmesi tesadüf mü! Türk işadamlarının THY uçaklarını doldurup kıta kıta gezmesi yaz yağmuru gibi gelip geçici bir şey mi! Elbette hayır!
Hiç kimse gelip "alın şu sizin" demez!
Çok saygı duyduğum bir dostumun dediği gibi "şans hazır olana gelir!"
Evet; Türkiye çok acı çekip yüklü bir fatura ödese de artık geleceğe yelken açtı...
İçerdeki kısır tartışmalara kapılmadan, buradan yani Okyanus kıyısından baktığınızda Türkler'in ayak sesini duyuyorsunuz! İçeride bunu duymayanlar var! Ama onlar için yapabileceğimiz bir şey yok! Çünkü onların ana dili Türkçe değil!
Bu nedenle duyduklarını anlamıyorlar...
NOT: Birileri "Yok olmak pahasına" değiştiremeyecekleri bir değişimin önüne geçmeye çalışıyor.
Maceraya gerek yok!
Buna gücünüz yetmez!
Pastadan pay almaya bakın.
Bırakın şu eski alışkanlıklarınızı...