Kadın demeden çocuk demeden öldürüyordu. Buna rağmen namusu uğruna, vatan uğruna, düşmanı amansız bir takip içindeydik. Yemek bile yiyemediğimiz günler oluyordu.
Biri yere düştüğünde kolundan tutup kaldırıyorduk. Ne elde vardı ne avuçta... Sadece inancımız vardı. Rumeli'nden sürülüp gelmiştik.
Gidecek başka yerimiz mi vardı...
İmanla düşmanı kovalıyorduk. Bir gün köyün birinde kaçan Yunan askeri, bir kadın ile iki çocuğunu vahşice öldürmüştü. Savaşa bile ağır gelen manzaraydı. Gözlerim doldu.
Yapılan yiğitliğe sığmazdı. Daha fazla kendimi tutamayıp iyice koyverdim.
Gözpınarlarım boşaldı. Çömeldim.
Bir cigara yakmak üzereyken arkamdan bir el omzuma dokundu.
Arkadaşlardan biri geldi sandım.
Cevap bile vermedim. Hareketsiz öylece durdum. Bunun üzerine "Ne oldu Hayriz?" sorusu kulaklarımda patladı... Arkamdaki Kemal Paşa'ydı.
Nasıl sıçradığımı bilemedim. Selam verip durumu düzeltmeye koyuldum.
Paniğimi gizleyemedim. "Tamam tamam"diyerek beni sakinleştirdi. Ne diyeceğimi düşünürken "İşte çoluğumuz çocuğumuz ölmesin diye bu hainlerin peşindeyiz.
Ağlama değil ağlatma zamanı.
Hadi kendini topla" dedi...
O günden sonra askerin yürüyüşü değişti. Kurşun gibi gidiyorduk.
Enselerindeydik. Artık kaçarken yakalanma korkusuyla zarar da veremiyorlardı. Kahvaltıda içtiğimiz HOŞAFLA gün boyu gidiyorduk.
Cebinde kuru yemiş olan şanslıydı.
Buna rağmen dur durak bilmiyorduk. İzmir'e yaklaştıkça Kemal Paşa'nın yüzü gülüyordu.
Herkes zafere inanmıştı artık. Bir sabah güneşin doğuşuyla birlikte İzmir'i tepeden gördük. Herkes birbirine sarılıp ağladı. Ama bu ağlama farklıydı. Ne mermimiz, ne yemeğimiz, ne de gidecek halimiz vardı. Kemal Paşa son kez "Yürüyün" emri verdi. Çoğumuzun ayağında ayakkabı yoktu. MERSİN dallarını kestik. Ceketlerimizi söküp, İPLİK yapıp dalları birbirine bağladık. Son kurşunu atmak için aşağı aktık. Kordon'a geldiğimizde denizde düşman arıyorduk. Zaferin geldiğine, savaşın bittiğine bir türlü inanamıyorduk. Ordunun yarısından fazlası hastaydı. Bende de inanılmaz bir ateş vardı. Kolum bacağım tutmuyordu. Nefes alamıyordum.
Bir kuru öksürük beni esir almıştı.
Priştina'da güreşte üç kişiyi yere vuran Hayriz, ayakta zor duruyordu.
Gözlerimi açtığımda kendimi yüzlerce askerin arasında buldum.
KUŞPALAZI olmuştum. Yunan'ın yapamadığını bu hastalık yapmıştı.
Kırılmıştık. Karantinadayken komutanlar içeri girdi. Hepimiz ayağa kalkmak istedik. Saygımız sonsuzdu.
Kemal Paşa "çocuklarım bu zafer sizindir" dediğinde herkes çocuklar gibi ağlıyordu...
Belli ki artık düşman yoktu...
Memleket artık tamamen bizimdi..."
Dünkü 29 Ekim gösterilerini izlerken, dedemden kalan bu anı yine kulaklarımda çınlıyordu... Gösterileri ve bazı yerlerde taşkınlıkları görünce yine bazı şeyleri karıştırdığımızı düşündüm. Birileri en yüce duygularımızla bizi karşı karşıya getirmeye çalışıyordu.
Nasıl mı?
Anlatalım...
Osmanlı koca bir imparatorluktu. Akıllı ve uyumluydu. Kime ne vereceğini çok iyi hesap ettiği için uzun yaşadı.
Kapitülasyonlar, Tanzimat Fermanı, Birinci ve İkinci Meşrutiyet ile Cumhuriyet bir projeydi.
Okullarımızda PERDE ARKALARI öğretilmediği için gerçekte olup biteni çok az kişi biliyordu. Kendi ajandasına göre dünyayı yöneten İNGİLİZLER'in elinden çok çektik. "Yenilik" diye bize zehir yedirdikleri çok oldu.
Ülkenin bütün kurumlarına 1800'lü yıllardan itibaren girdiler. Asırlarca savaş meydanlarında yenemedikleri TÜRKLER'i sinsi oyunlarla bitirdiler.
Üç kıtadaki imparatorluk küçüle küçüle ANADOLU'ya sığındı!
Dedemin aktardığı gibi, ORDU İzmir'e girdiğinde ne elde ne avuçta vardı. Askerin yiyecek ekmeği bile yoktu. Üstüste gelen savaşlar ORDUYU kımıldayamaz hale getirmişti. Mondros, Sevr, Lozan derken masadan yine karlı kalkamadık. Çünkü askerin yürüyecek mecali yoktu. İngilizler'in tarihimizle bağımızı kopartacak birçok önerisine mecbur boyun eğdik.
Özellikle LAİKLİK hiç istemediğimiz bir mecraya girdi! Asırlarca yönettiğimiz topraklara yabancı olduk. Eğitim sistemi büyük KALIPTI! Kimse dışına çıkıp sorgulama şansı bulamadı. İhtilallerle, mali baskılarla dediklerini yaptık.
1944'te Türkiye'nin komutası, ABD'ye geçerken İngilizler KODLARI onlara verdi. Prangalar içinde kalmamız için gerekli her önlemi aldılar. Dine mesafeli, ezberci, Batıcı, kendi kültürüne yabancı, sorgulamadan uzak insanlar yetişti.
Cumhuriyetin CUMHUR olduğunu bile anlamazdan geliyorduk. İçimize kimin neden YERLEŞTİRDİĞİNİ bilmediğimiz garip bir LAİKLİK anlayışıyla çırpınıp duruyorduk.
Ankara'ya bırakılan FELSEFE kendi insanını dışlıyordu. Bir azınlığın, daha açık söyleyelim İngiliz ve ABD'nin emanetçisi yerli BARONLARIN dediği oluyordu. 75 milyon Boğaz'daki 40 YALIYA çalışıyordu.
Ve YALIDAKİLER bütün GENLERİMİZLE oynuyordu!
Nasıl okuyacağımıza, nasıl inanacağımıza, ne yiyeceğimize, ne kadar çoğalacağımıza, bayramlarda ne yapacağımıza bunlar karar veriyordu! Çünkü EMİR dışarıdandı.
Hükümetler kukla, vekiller aparattı!
Askerler bilerek ya da bilmeden onların GÜDÜMÜNDEYDİ! Neden darbe planlarının İSTANBUL'da yapıldığını bir düşünün!
NEYSE...
Bu millet bu prangayı kırdı. Devlet milletiyle kenetlendi.
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı aynı hedefe kilitlendi:
BÜYÜK TÜRKİYE...
Bu nedenle İngilizler'den kalan duvarlar YIKILACAK. Bu da Cumhuriyet'e, Atatürk'e, Osmanlı'ya, tarihine sahip çıkan millet tarafından yapılacak...
Korkuları bu!
Bu nedenle CUMHUR'u Cumhuriyet Bayramı'nda kışkırtmak istiyorlar... Halka sırtını dönen CHP, kendi askerine "Sizin koruyamadığınız Cumhuriyet'e biz sahip çıkıyoruz" diyerek saçmalıyordu... Çünkü asker darbelerin kimin işine yaradığını CHP'den daha iyi biliyordu... Ordu, Türkiye'yi küçülten her kuralın yıkılması gerektiğini biliyordu. Çünkü büyümezsek küçülecektik!
Tanzimat'ı, Meşrutiyet'i getiren devlet şimdi de Cumhuriyet'i ileri götürüyordu... Olan biten bu.
Bölgeyi yönetmek için İngilizler'in mirasından kurtulmak şart.
Adamların uykusu kaçarken, içerisinin karışması çok garip... Şimdi akıl zamanı...
Gözümüzü açalım..
NOT:
Laikliği dilinden düşürmeyen bir medyanın sahibi olan patron Suud Kralı ile görüşmek için araya çok önemli dostlarını koydu...
Bilginize..