O ölüm haberini alınca bütün bu saydıklarım, önemini kaybetti... Donakaldım. Bütün gündemim altüst oldu... AŞK, ÖLÜM, BABA-OĞUL ve YOL AYRIMI karşımda duruyordu.
Kendimi o adamın yerine koymaya çalıştım.
OLMADI...
Veda edip göçen acılı kadının ne hissettiğini anlamaya çalıştım. YAPAMADIM...
Hiç tanımadığım, hiç bir araya gelmediğim ve hiç sesini duymadığım biri için üzülüyordum. Aklıma GÜLEN bir fotoğrafı kazınmıştı. Hayata sarıldığını gösteren. Meğer o gülümseme DEKLANŞÖRE basıncaya kadarmış...
Geride bir mektup bırakarak gitti...
Okuduğumda gözlerim dolmuştu.
Gerçeklerin, gerçek hayatta oldukları için BEYAZ PERDEYE taşındığını bilmeyiz... "Film" deyip geçeriz. Oysa bir sevgiliye yazılan o satırlar, bitmeyen aşklar liginde şampiyon olurken, bize sevdayı miras bırakırken, "içiniz yansa da gitmeyi bilmelisiniz" derken, aşklarımızdan ne kadar da uzak olduğumuzu hatırlattı... "Benim üstümde çok hakkı vardır. Bana çok iyi baktı. Beni hep el üstünde tuttu.
Allah ondan razı olsun. Hep yanımda kalmasını istedim. Onunla ikinci kez evlendikten sonra meme kanseri oldum.
Ameliyatla iki memem de alındı. Slikon takıldı.
Kurtuldum, kurtulduk! Onunla bunu da başarmıştım... Bu 9 ay onunla hiç olmadığımız kadar yakındık. İşlerini eve taşıdı. Bana kendi bakmak istedi. Gögüslerimdeki dikişlere pansuman yapıyor, beni kendi elleriyle yıkıyordu. Hiç unutmuyorum, saçlarım dökülmeye başladığında kafamı kazıdı. Fakat üç ay sonra karaciğerimde de kanser bulundu.
Yine ölümün kıyısındaydım ve bir şeyler yapmalıydım. Oğlumun yanına ABD'ye gittim. Dönüşte havalimanında karşıladı. Ama suratı beş karıştı. Beni gördüğüne hiç sevinmemiş gibiydi. Eve geldik. İnternete girdim. Onun hakkında yazılan aşk dedikodularını okudum. Bir tartışma yaşadık.
Kalktı gitti. 'Gelir gelmez tatsızlık çıkardım' diye kendime kızdım. Telefon açıp özür diledim. Eve geldi. Sarılıp barıştık.
Birbirimizi sevdiğimizi söyledik ama aramız bir daha hiç düzelmedi...
Bir gün tartışırken "Bu evde lütfen kalıyorum" dedi. Altüst oldum. Kendimi Çeşme'ye zor attım. "Konuşalım" diye mesaj yolladım. Cevap olarak "Seni görmek, seninle konuşmak ve seninle yazışmak istemiyorum" dedi...
Ağlamaya başladım... "Göğüslerim silikon, uçları yok. Acaba onları görmekten rahatsız mı oluyor? Kanserli bir kadın ona ölümü mü hatırlatıyor?
Dokunursa kendisi de kanser olacak diye mi düşünüyor?" sorularını kendime sordum. Ama başka birinin olduğunu hiç düşünmedim...
Gitsin istemiyordum hiç. Onsuz bir hayat düşünemiyordum. Onun benden uzaklaştığını bir türlü göremedim. Artık mesajlarımı okumadan geri gönderiyordu. İlk kez benden vazgeçtiğini anladım. Bir Cuma günü BOŞANMA kararı aldık, pazartesi de boşanmıştık... O'nu çok seviyordum ama huzursuzluğa dayanacak gücüm yoktu. Can ile canan arasında kalmıştım Ben can'ı seçtim... Beni bile bile üzmesi çok canımı yaktı. Bazen işyerini basıp kafasına bir şeyler atmayı, bazen karşısına çıkıp ağzıma geleni söylemeyi hayal ettim... Ama yapamadım...
Sonunda onu Allah'a havale ettim... Daha sonra yeni bir evlilik yaptı. Onun için fedakarlıklar yaptığını görüyordum. Belli ki eşine aşıktı..."
Yukarıdaki satırları önceki gece ölen Selma Ann Desmond, eski eşi Ali Taran'a yazmıştı. Aşkı, yalnızlığı, acıyı, öfkeyi ve umudu hissettiği gibi tarif etmişti. Ancak ölümünden sonra eski eşinin NASIL ÜZÜLECEĞİNİ anlatmamıştı bizlere...
Dün oğluyla birlikte gördüğüm acısını içine atan adam, kameraların karşısında kuvvetli görünmeye çalışıyordu. Anlamsız sorulara cevap yetiştiriyordu. Oysa tek yapması gereken SENİ BU KADAR SEVEN BİR KADIN İÇİN AĞLAMAKTI... HEM DE KAMERALARIN ÖNÜNDE... Belki böylece yaşanmış bir büyük aşkın GALASINA tanık olurduk.
Aşk'ın saygı duruşuna katılırdık... Çünkü AŞK her şeyi affeder...
Yeter ki sizi seven biri olsun...