Başbakan Erdoğan'ın yaptığı konuşmalara dikkatle bakarsanız, bir konuda ısrar ettiğini, sık sık bir konuya vurgu yaptığını görürsünüz.
"Ankara'ya mahkum kalamayız. Ankara'da üretilen tahrik senaryolarının içinde değiliz. Ankara'nın derin labirentlerinde biz yokuz. Ankara'ya mahkum bir iktidar yok."
Bu sözlerin derin anlamı vardır.
Çok partili demokratik hayatımızda, iktidar olan partileri, bu partilerin yaptıkları hataların nelere mal olduğunu, bunun sonucu bu partilerin nasıl çökertildiğini Başbakan biliyor. Aynı oyunların oynandığını görüyor.
Erzincan-Erzurum hattında yaşanmakta olanlara dikkatle bakınız. Ankara'daki güçler mücadelesinin hatlarından birisidir bu hat. Siyaset askeri gücün etkisi altından çıkmaya başladı derken birileri yargıyı devreye sokarak siyaseti tanzim etmeye çalışıyor. Malum olduğu üzere seçime gidiyoruz ve 2011 seçimi birçok çevrede 'ölüm kalım seçimi' olarak görülüyor. Bu sebeple her adımın da bir anlamı var. Bu noktada yargının özellikle de yüksek yargının tercihleri önem kazanıyor. Hem Anayasa Mahkemesi hem de Danıştay adeta bir muhalif pozisyona döndü.
Yüksek yargı eliyle seçim sandığının hükmünü bertaraf etmek için yapılan bir mücadele var.
Her ağızlarını açtıklarında hukukun üstünlüğünden dem vuran darbe destekçileri de, darbe icracıları da çok iyi biliyor ki hukuk bu süreçte sadece bir örtü.
Ankara
Eski kalıplaşmış, hâkimiyet kurulmuş koltuklar sallandıkça gürültü artıyor. Ankara'da bir iktidar mücadelesi. 'Eski'yle 'yeni'nin kapışması açık. Adına ister asker-sivil bürokrasi, ister asker-sivil oligarşi, ister bürokratik vesayet rejimi deyin, 'atanmışlardan oluşan bir güç, "seçilmişler" karşısında iktidarın iplerini elinden bırakmak istemiyor.
Milli iradeyi temsil eden Meclisin manevra alanını sürekli kısıtlıyor; devleti güçlendirirken hükümetleri zayıflatıyor.
Kuvvetler ayrılığı derken, yargı kendini yasama ve yürütmenin üzerinde dokunulmaz bir güç olarak görüyor.
Yargı, Türkiye'de idari yargı yoluyla yürütme gücünü ve idareyi, anayasa yargısı yoluyla yasamayı, adeta kontrol altında tutmak istiyor.
Gücünü adım artırmış atanmışlardan oluşan bürokrasi, seçilmişlerle iktidar alanı konusunda bir mücadele içine hep girdi.
Seçim yoluyla gelen hükümetler karşılarında bir merkezi devlet gücünü buluyorlar. Bu 'iktidar gücü'ne biat etmeleri bekleniyor.
Şimdiye kadar, hükümet kuran siyasal partilerin çoğunun, bu beklentiye uygun hareket edip, asıl iktidar alanını atanmışların iktidar gücüne bıraktığını ve 'dar alan'da siyaset yapmakla yetindiğini gördük. Bugün de AK Parti, egemenliğini korumaya çalışmakta olan atanmış iktidar gücü kurulu-yerleşik düzen tarafından, teslim olmaya zorlanıyor. Merkeze tabi olan bir "acizliğe" mahkum edilmek isteniyor.
Başbakan, "Ankara'ya mahkum olmayız" derken, bu çevrelere mesajı veriyor. Erdoğan'ın farklı olması, atanmış merkezi güçleri rahatsız ediyor. Ankara bürokrasisindeki rahatsızlığın altında ne yattığını anlamak için, olaylara bu açıdan bakmakta yarar var. Olanlar, büyük değişimin sancılarıdır. Denizler durulmaz dalgalanmadan.