Gündem ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın Türkiye'nin hakikatte tek bir meselesi var. O da yıllar önce bu ülkeye biçilen elbisenin artık dar gelmesi. ABD ile yaşadığımız sıkıntılar da, Suriye'ye yaptığımız askeri harekatlar da, Doğu Akdeniz'deki faaliyetlerimiz de aslında dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyor. Türkiye uluslararası dengelerde kendisine biçilen rolün çok daha fazlasını istiyor. Suriye'de kendisini dışarda bırakarak yapılan hesaplara karşı çıktı. Askeri harekat ile benim onaylamayacağım bir Suriye denklemi olamaz dedi. Doğu Akdeniz meselesi de bundan farklı değil. Orada da Türkiyesiz bir planın tutmayacağını gösterdik ve gösteriyoruz. Gerek ABD ile gerekse Avrupa ülkeleri ile ilişkilerimiz bunun için geriliyor. Türkiye'nin her kazanımı diğerleri için birer kayıp demek. Haliyle o ülkeler de Türkiye'nin kazanımlarını, etkinliğini engellemeye çalışıyorlar. Türkiye taleplerini geri çeker, sesini kısar, egemenlerin çözümlerine eskiden olduğu gibi evet derse ne dert kalır ne tasa. Ne ABD ile geriliriz ne Almanya ile.
Kanal İstanbul meselesi de bundan farklı değil. Boğazlardan gemi geçişini düzenleyen Montrö Sözleşmesi 1936 tarihli. Türkiye için avantajlı kısımları da var dezavantajlı kısımları da. Ama bugün farklı bir Türkiye var. 1936'ya göre daha güçlü, daha bağımsız, daha kararlı bir Türkiye. Ve bu Türkiye Kanal İstanbul'u inşa ederek kendisi için daha avantajlı bir boğazlar rejimi kurmak istiyor. Türkiye 5 kuruş para vermeden boğazlardan rahat rahat geçen ticari gemilerden geçiş ücreti almak istiyor. Montrö'nun şartlarını yeniden müzakere ederek askeri gemilerin geçişini daha sıkı şartlara bağlamak, kontrol altına almak istiyor.
Siz bakmayın birilerin çevre, ekonomi, deprem, inşaat gibi bahaneler öne sürerek Kanal İstanbul'un yapımına karşı çıkmalarına. Onların tek bir derdi var. Türkiye'ye güvenmiyorlar. Boğazlardan geçiş bahsi yeniden açılırsa, 1936 şartlarında imzalanan Montrö yeniden ele alınırsa Türkiye bu işten zararlı çıkar diye korkuyorlar. Belki bazısı iyi niyetli. Samimi duygularla Türkiye'nin istediğini elde edemeyeceğini, başına yeni dertler açacağını düşünüyorlar. Ama neticede Türkiye'ye güvenmiyorlar.
Çoğunluğu ise kötü niyetli. Türkiye daha fazlasına sahip olmasın istiyorlar. Türkiye boğazlar üzerinde daha fazla denetim sağlarsa, gemi geçişlerinden para kazanırsa, askeri gemilerin geçişlerini daha sıkı kontrol ederse Türkiye güçlenir ve bu da AK Parti'nin başarı hanesine yazar diye korkuyorlar, endişeleniyorlar.
Tıpkı Suriye'de Barış Pınarı, Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı harekatlarında olduğu gibi. Ne diyorlardı? Önce 'Türkiye sınır ötesi harekât yapamaz' dediler. Harekatlar başlayınca 'Bunlar göstermelik. Bir iki top patlatır, sınırlı kapsamlı bir harekat yapıp geri döneriz' dediler. Sonra 'Türkiye sonu olmayan bir maceraya sürükleniyor. Suriye'de kazanım elde edeyim derken çamura saplanacak' diye tutturdular. Öyle olmasını da istiyorlardı. Öyle olsun, Türkiye çamura saplansın ve Erdoğan başarısız olsun. Türkiye güvenli bölge oluşturursa, Türkiye istediğini elde ederse bu da Erdoğan'ın hanesine yazar diye az çırpınmadılar.
Hiç değişmiyorlar. Varsın onlar değişmesin. Türkiye kazanmaya, büyümeye, güçlenmeye devam etsin de varsın onlar değişmesin.