Eskiden arefe günü başka bir şeydi. Bayram aslında ertesi gün başlardı ama heyecanı bir gün önceden mahalleye yayılırdı. Arefe günü çocuk için takvimde resmi tatil değil, kalpte başlayan tatildi. O günün kendine ait bir kokusu, sesi, telaşı vardı. Şimdi düşününce insan şunu fark ediyor: Meğer biz bayramı bir gün yaşamıyormuşuz, üç dört gün önceden yaşamaya başlıyormuşuz.

Sabah evde olağanüstü hâl ilan edilirdi. Anneler o gün normal bir insan olmaktan çıkıp gizli görevde çalışan ajanlara dönüşürdü. Bir tarafta mutfakta yemek hazırlanır, bir tarafta camlar silinir, bir tarafta koltukların altından yıllardır kayıp olan eşyalar çıkardı. İnsan o gün evin altında başka bir medeniyet yaşadığını fark ederdi. Tek çorabı kaybolanlar, oyuncak arabasının tekerleğini arayanlar, geçen kış kaybolmuş kalemini bulanlar olurdu.
Ve çocukların klasik görevi başlardı: "Şu halıyı tut." Çocuk halıyı tutmaya gider ama o görev hiçbir zaman sadece halı tutmak olmazdı. Önce halı tutulur, sonra ekmek alınır, sonra bakkala gidilir, sonra "şunu da bir komşuya bırak gel" denirdi. Arefe günü çocuklar ücretsiz çalışan personeldi aslında.
Sonra en önemli olay: bayramlıkların son kontrolü. Yeni alınan ayakkabı kutudan çıkarılırdı. İnsan o ayakkabıyı giyip evin içinde üç tur atardı. Aynanın karşısına geçilip sağdan bakılır, soldan bakılır, ayakkabı hafifçe yere vurulurdu. Sanki ayakkabı değil de Ferrari teslim almışsın.
Ama dışarı çıkarken dikkat edilirdi çünkü "Bayramdan önce eskimesin." O ayakkabının görevi yürümek değildi; ertesi gün mahalle turunda insanlara gösterilmekti.
Berbere gitmek de ayrı bir olaydı. Arefe günü bütün erkekler aynı anda saç kestirmeye karar verirdi. Berberde bekleyen insanların yüzünde garip bir sabır olurdu. İçeri girersin, senden önce sekiz kişi vardır ama herkesin suratında aynı ifade: "Bugün ne olursa olsun bu saç kesilecek." Berberler de o gün gizli süper güçlerini açıyordu. Normalde yarım saatte kestikleri saçı yedi dakikada bitirirlerdi.

Mahallede başka bir hareketlilik olurdu. Fırının önünde sıra, tatlıcıda sıra, kasapta sıra… İnsanlar sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Bir de son dakika görevi verilen babalar olurdu. Ellerinde listeyle markette dolaşırlardı. Listenin yarısını unutmuş ama belli etmemeye çalışıyorlardı. Eve dönünce de klasik soru gelirdi: "Ya sana bunu da al dememiş miydim?" Babaların yüz ifadesi çok netti: "Ben bu göreve gönüllü gelmedim." Akşam olunca başka bir heyecan başlardı. Televizyon açıktır ama kimse izlemiyordur. Çaylar içilir, mutfaktan tatlı kokuları gelir, büyükler yarının planını konuşurdu:
"Önce dedeye gideriz, sonra halalara geçeriz." Çocuklar içinse o konuşmaların hiçbir önemi yoktu. Çünkü çocuk beyninde sadece tek hesap çalışıyordu: harçlık ekonomisi.
O gece yatakta herkes kendi bütçe tahminini yapardı: "Dedem sağlam verir... Dayı geçen sene artırmıştı... Teyze bozuk para vermesin yeter..." Kafada küçük bir maliye bakanlığı kurulurdu resmen. Daha para ortada yok ama harcama planı hazırdı bile. Bisiklet alınacak, top alınacak, sakız alınacak, gazoz içilecek... Ve uyumak zor gelirdi. İnsan heyecandan dönüp dururdu.
Çünkü ertesi gün sadece bayram değildi; yeni kıyafet, aile kalabalığı, kapı kapı gezme, şeker toplama, harçlık alma, mahallede arkadaşlarla karşılaşma demekti. Şimdi arefe günü geliyor, telefona bildirim düşüyor: "İyi bayramlar." Eskiden bildirim yoktu ama sokağın sesinden anlardın.
Evlerin camından, mutfaktan gelen kokudan, annelerin telaşından, mahalledeki hareketten anlardın. Bayram kapıya gelmiyordu sanki... Sokaktan yavaş yavaş yürüyerek eve giriyordu.

BUNU BİLİYOR MUYDUN?
Fransa'nın güneyinde, 1900 yılında bir aile, bir köy satın aldı. Köyde başka kimse kalmamıştı. Aile, 100 yıl boyunca köyde tek başına yaşadı.
Nüfus cüzdanlarında "köyün tek sakini" yazıyordu. 2000 yılında aileden son kişi ölünce, köy tamamen boşaldı. Ancak köyün resmi olarak feshedilmesi için belediye meclisinin oy kullanması gerekiyordu. Tek bir kişi kalmamıştı ama oy kullanacak kimse de yoktu. Köy, resmi olarak hala "aktif" görünüyor. Fransız hükümeti, bu köyü "hayalet köy" statüsüne almak için yasa değiştirmek zorunda kaldı.
TESPİTLİ YORUM
@volkanoge Eğer işe giderken ayaklarınız geri geri gidiyorsa, kendinizi işinize ait hissetmiyorsanız, para almıyor olsam dahi bu işi yaparım diyemiyorsanız da işinize gidin. Böyle salak salak şeyler düşünmeyin, kimse işini sevmez iş iştir, işiniz varsa ne güzel işte uzatmayın.