Eskiden bayram sabahları denince akla sadece şekerli su, kolonya ve o meşhur, insanın içini bayıltan ama hayır da diyemediği şekerlemeler gelmezdi. Bir telaş vardı, bir "organize olma" durumu. Şimdi ise bayramlar, dijital dünyanın soğuk ışıkları arasında, "İyi bayramlar" yazılı hazır şablon mesajların kopyalanıp yapıştırıldığı birer ritüele dönüştü.
Geçen gün magazin kulislerinde bir arkadaşla konuşurken, "Artık kimse evinde o kalabalık sofraları kurmuyor, herkes soluğu ya teknede ya da bir otel şezlongunda alıyor," dedi. Haklı mıydı? Kesinlikle. Ama eksik bıraktığı bir şey vardı: O sofraların samimiyetini, bizzat biz kendimiz rafa kaldırdık.
Bir zamanlar bayram sofrası demek, evin en yaşlısının başköşede oturduğu, hiyerarşinin saygıyla harmanlandığı o kutsal alan demekti. Mutfaktan gelen sarma kokusu, odaları dolduran o taze demlenmiş çay kokusuyla dans ederdi. Şimdi ise ünlü isimlerin Instagram hesaplarına bakıyorum; hepsi birer dergi kapağı çekimi gibi. Mükemmel ışık, mükemmel tabak dizilimi, ama o kareye baktığınızda "lezzet" değil, "estetik" görüyorsunuz.
Oysa gerçek bayram sofrasının estetiği, içindeki düzensizlikte gizliydi. Kimin nerede oturduğu belli olmayan, sandalyelerin yetmediği yerde taburelerin devreye girdiği, bir çocuğun tabağındaki zeytini düşürüp kahkaha kopardığı o kalabalıklar... Şimdi biz o kaosu "görüntü kirliliği" diye hayatımızdan attık, yerine huzurlu ama ruhsuz, beş yıldızlı otel kahvaltılarını koyduk. "Örf ve adet" dedikçe aslında neyi kastettiğimizi unuttuk. Bayram, bir ritüeli gerçekleştirmek değil, bir sofrayı bölüşmektir. Bölüşecek bir lokmanız yoksa, o masa ne kadar uzun olursa olsun, aslında hepimiz o an yalnızız.
Magazin dünyasında bayramlar, "imaj tazeleme" mevsimidir. Kim nereye tatile gitti, kim hangi modacının elinden çıkma elbiseyi giydi, hangi otelde sahne aldı... Bunlar bizim yeni örfümüz oldu. Gelenek göreneklerimiz ise şimdilerde sadece "nostalji" başlığı altında birer aksesuar olarak kullanılıyor. Bir ünlü çıkıp da "Bu bayram evde 15 kişi toplandık, halamın yaptığı o kuru fasulyeyi yedik" dediğinde, bunu bir "sadelik ikonu" olarak haberleştiriyoruz. Yani normal olanı, "sıra dışı" diye gösteriyoruz.
Oysa bayramın en büyük özelliği, herkesi eşitlemesiydi. Ünlü, ünsüz, zengin, fakir... Bayram sabahı herkes aynı duayı eder, aynı tatlıyı yerdi. Şimdi ise bayramları bile sınıflara ayırdık. "Lüks bayram tatili" ile "memleket ziyareti" arasında derin bir uçurum var. Ve maalesef, modernleşme adı altında biz o uçurumun içine, en çok ihtiyaç duyduğumuz "biz olma" bilincimizi düşürdük.
Peki, tamamen kaybettik mi? Bence hayır. Sadece biraz "yavaşlamaya" ihtiyacımız var. Bu bayram, elinizdeki o akıllı telefonları bir kenara bırakın. Fotoğraf çekmek için tabağı düzeltmeyi bırakın. Bırakın, sarmanın şekli bozuk olsun, bırakın, büyüklerin anlattığı o sıkıcı anıları üçüncü kez dinleyin. Çünkü bir gün o anıları dinleyecek kimse kalmadığında, o "sıkıcı" hikayelerin ne kadar kıymetli olduğunu anlayacaksınız.
Bayram, bir yerlere gitme yarışı değildir. Bayram, olduğun yere sevdiklerini sığdırabilme sanatıdır. Gelenek dediğimiz şey, tozlu raflardaki kitaplarda değil, bir sofranın etrafında dizilmiş insanların gözlerindeki o parıltıda yaşar. Bu bayram, o parıltıyı tekrar yakalamaya ne dersiniz?