Bazı insanlar dünyaya yaşamak için gelir.
Bazılarıysa yaşadıklarını anlamlandırmak için…
Bir de ömrünü kelimelerin peşinde tüketenler vardır.
Onlar, başkalarının sustuğu yerde konuşur; herkesin görüp de bakmadığı ayrıntılara takılır. Kimi zaman bir şiirin içine saklanır, kimi zaman bir karikatürün çizgileri arasında gerçeğin peşine düşer.
Oflu Raif Özben de, o insanlardan biridir…
Onun dünyasında kelimeler, yalnızca duyguları anlatan işaretler değildi. Her kelimenin ardında bir ömür, her dizenin içinde bir hesaplaşma vardı. İnsanla, zamanla, ölümle ve hayatın insana oynadığı oyunlarla hesaplaşıyordu.
Can Yayınları'ndan çıkan Asyalı Ayyaş şiirinde şöyle diyordu Raif Hoca:
"boşa düğmelendi bunca çeketler,
boş yere fular taktık boynumuza,
ölüm bile boş yere el attı bize"
Bu dizeleri okurken insanın aklına ömür geliyor.
Giyinip kuşanarak büyüttüğümüz gösterişler, başkalarının gözünde değerli görünmek için harcadığımız yıllar, uğruna birbirimizi kırdığımız makamlar…
Sonra bir gün hayat, bütün süsleri üzerinden çekip alıyor.
Geride ne kalıyor?
Bir avuç hatıra, birkaç dost, belki yarım kalmış bir sevda…
Bir de insanın kendisine sormaya cesaret edemediği o soru: Bütün bunlar ne içindi?
**
Raif Özben, insanı bu sorunun eşiğinde bırakıyor.
Fakat onun şiiri yalnızca pişmanlığın karanlığında yürümüyor. Bazen kelimeler, gecenin içine açılan bir pencere oluyordu. Acının Aktığı Yer kitabında şu dizelerle karşılaşıyorduk:
"sesinden seslerle gece örülü sonsuz bir boşluk,
yıldız yıldız kımıldarken yüzünün enginliğinde"
Bir yüzün enginliğinde yıldızlar görmek…
Bu, yalnızca âşık bir yüreğin işi değil.
Dünyanın bütün gürültüsüne rağmen insanın içindeki güzelliği fark edebilmenin de işiydi.
Raif Hoca, kelimeleriyle karanlığın ortasına bir gökyüzü kuruyor; sessizliğin bile bir sesi, boşluğun bile bir derinliği olduğunu hatırlatıyordu.
Ama insan, kendi içine indikçe her zaman huzur bulamaz.
Bazen hakikat, insanın karşısına ağır bir yük gibi dikilir.
Zerger Mahir kitabında söylediği şu söz, bu yükün ağırlığını taşıyordu:
"ölüm korkusuyla andığım gerçek,
lakin ben yaşamaktan da yoruldum"
Bu iki dize arasında insan ömrünün en büyük çelişkilerinden biri vardı. Ölümden korkmak, ama yaşamanın ağırlığı altında ezilmek… Gitmekten çekinmek, kalmaktan yorulmak…
İnsanın ruhu bazen iki kapının arasında kalır.
Birinden korkar, ötekinden yorulur.
Raif Özben'in şiiri, o kapıların önünde bekleyen insanın sessizliğine kulak veriyordu.
**
Belki de gerçek şairlik tam burada başlıyordu: İnsanlara hazır cevaplar vermekte değil, onların kendi sorularıyla yüzleşmesini sağlamakta…
Raif Özben'in edebiyat dünyasının bir başka kapısı ise mizaha açılıyordu.
Karikatür sanatçısı babam Ziya Ramoğlu ile abim Fikret Ramoğlu'na ithaf ettiği "Bir Mizah Ustası Ressam ve Karikatürist Ziya Ramoğlu adlı kitabında ise, Ramoğlu'nun sanat anlayışını şu sözlerle anlatıyordu:
"Ziya Ramoğlu insanları haz duyguları içinde güldürerek düşündürmeyi amaçladı."
Özben'in bu cümlesi, mizahın yalnızca güldürmekten ibaret olmadığını anlatan bir sanat manifestosuydu.
Çünkü iyi bir karikatür, bazen sayfalarca yazının yapamadığını tek çizgiyle yapar. Bir burnu uzatır, bir göbeği büyütür, bir bakışı değiştirir; sonra insanın karşısına gerçeği bırakır.
Önce gülersiniz.
Sonra birden susarsınız.
Çünkü çizilen yalnızca bir yüz değildir.
Bazen bir devrin kibri, bazen bir yöneticinin çelişkisi, bazen de toplumun görmezden geldiği bir hakikattir.
**
Ziya Ramoğlu, Raif Özben'in anlatımıyla, insanı güldürürken düşündürmeyi amaçlayan bir sanatçıydı.
Onun çizgilerinde mizah, gerçeğin üzerini örten bir perde değil, o perdeyi kaldıran bir eldi.
Raif Özben'in şiirleriyle Ziya Ramoğlu'nun karikatürleri arasında görünmez bir köprü vardı.
Biri kelimelerle insanın içine bakıyordu, diğeri çizgilerle toplumun yüzüne…
Biri hayatın ağırlığını dizelere taşıyor, diğeri o ağırlığın içindeki çelişkiyi mizahla görünür kılıyordu.
İkisinin de derdi insandı.
Biri, insanın yaşarken nasıl yorulduğunu soruyordu.
Diğeri, insanın kendi hâline bakıp neden gülmesi gerektiğini hatırlatıyordu.
Ve belki de sanatın en büyük başarısı buydu: İnsanı kendisiyle karşı karşıya bırakmak.
Bir gün yaşlı bir okur, Raif Özben'in kitaplarını masanın üzerine dizdi. Önce Asyalı Ayyaşı açtı. Sonra Acının Aktığı Yerin sayfalarında dolaştı. Ardından Zerger Mahirin dizelerinde durdu. Son olarak Ziya Ramoğlu üzerine yazılmış kitabı eline aldı.
Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra kendi kendine mırıldandı:
"Demek ki insan, bazen bir şiirde ağlıyor, bazen bir karikatürde gülüyor. Ama her ikisinde de kendisini arıyor."
**
Pencerenin dışında akşam ağır ağır çökerken kitapları kapattı.
Hayatın bütün sorularının cevabını bulamamıştı. Ölümün sırrını çözememiş, geçmişin hesabını kapatamamıştı.
Fakat artık bir şey biliyordu: İnsan, yaşadığı müddetçe anlam arayacak; sanat da bu arayışa eşlik edecekti.
Raif Özben'in dizeleri ona ömrün geçiciliğini hatırlatmıştı.
Ziya Ramoğlu'nun mizahıysa hayatın çelişkilerine gülümseyerek bakmanın da bir bilgelik olduğunu…
O gece yaşlı okur, kitapları kütüphanesine yerleştirdi.
Bir süre sonra ışığı söndürdü.
Karanlıkta geriye kelimeler kaldı.
Bir de insanın yüreğine yerleşen o ince sızı…
Çünkü bazı şairler acıyı anlatmaz yalnızca; acının insanda bıraktığı izi gösterir.
Bazı mizah ustaları da insanları güldürmekle yetinmez; gülüşlerinin içine düşünceyi yerleştirir.
Raif Özben'in şiirleriyle Ziya Ramoğlu'nun çizgileri, farklı yollardan aynı hakikate dokunuyordu:
Hayat bazen insanı ağlatacak kadar ağır, kendisine güldürecek kadar tuhaftır. Sanat ise bütün bu karmaşanın ortasında insana kendisini gösteren aynadır.