Giden vuruyordu. 8-0'lara mahkum etmişti sadece İngiltere...
Tıpkı borçlarla ekonomisi felç olan bir yönetim anlayışlarından farksızdı futbol takımlarımız. Malta, Lüksemburg takımları gibiydik.
Kurada Türkiye karşılarına çıkınca "Hurra" diyordu her ülke. Vallahi Malta bile seviniyordu.
Eziklerin önde gideniydik.
Çünkü Osmanlı'yı yıkan güçler, her alanda EZİK bir ülkenin kurulmasına fırsat tanımışlardı.
1945'te Birleşik Krallık, Sovyetler ve Amerika ile Postdam Konferansı'nı düzenliyordu.
Konulardan biri de "Türkiye Boğazları"ydı. Stalin o konferansta İngiliz Chirchill'e dayatmalarda bulunuyordu. "Söyleyin de Kars ve Ardhan'ı bize versinler" diyordu.
Evet Stalin bile bizim iki vilayetimizi İngilizler'den istiyordu. Çünkü doğru adresi biliyordu. Patronumuz İngilizlerdi.
Stalin'in istekleri bitmiyordu. "Bize Marmara'da konuşlandırılmış bir pozisyon da vermeniz lazım" diyordu.
Vay canına idi durumlar.
Girmediğimiz 2. Dünya Savaşı bitmiş, koca Stalin bizim Marmara'dan pozisyon istiyordu. Savaşı sanki biz kaybetmişiz gibi...
Sanki Türkiye Birleşik Krallığa bağlı bir vilayet gibi... Dahası da vardı...
Stalin "Eğer bu son isteğimizi kabul etmezseniz o zaman bize Dedeağaç'tan bir ÜS verin" diye İngiltere'ye diretiyordu.
Chirchill de "Olmaz" diyordu.
Taraflar arasında gerilim büyüktü.
Bizim olmadığımız masada bizim hakkımızda kararlar verecek kadar "SAHİBİMİZ"diler.
Dedik ya İnönü dönemlerindeydik ama patronumuz İngilizler'di.
Adamlar sistemi böyle kurmuştu.
Stalin'in yapacağı bir şey yoktu.
İşte o dönemde Amerika devreye girdi.
Stalin'e "Asla bu talepleriniz kabul edilemez" dedi. Zaten bizim olmayan BOĞAZLAR'I, Ruslar'ın denetimine sokmaktan böyle kurtarabiliyorduk.
EZİK'tik yani o dönemlerde de fazlasıyla.
Ardından bu EZİK ülkeye MARSHALL yardımı geldi Amerika'dan.
Hemen imzaladık anlaşmayı. Adamların önemli bir dayatması vardı imza öncesi. "Yardımı alabilmek için tren yapmayacaksınız Türk topraklarına" diyorlardı. Çünkü bu ülkede taşımacılık KAMYONLARLA yapılacaktı.
Kamyonları üretip satan da İngilizlerdi.
Hemen bastık imzayı.
Ve bizim nesil "Ne yapacağız bu memlekette TREN taşımacılığını" diyen Başbakanları dinleyerek büyüdü.
Avrupa 30 yıl önce HIZLI TREN'le yolculuk yapıp, uçak hızında bir yerden bir yere taşınırken, bizler numunelik "KARA TREN gelir" türküleriyle eziklik kompleksimize teveccüh ettirildik yıllarca. "Demir ağlarla ördük yurdu baştan başa" diye marşlar ezberledik okullarda.
Ama bizim Kara Trenimiz de Malta ve Lüksemburg takımları gibiydi.
Balonla seyahat etsek daha hızlı giderdik bir yere. Hızımız kağnıyı geçmişti ama kamyon süratindeydi. Daha ötesi yoktu.
Murat 124'lerimizi bile geçiyordu kamyonlar. Böyle bir ülkeye içeride kendi vatandaşıyla uğraşan güçler tahsis ettiler. "Hey Corc versene borç" diyen hükümetlerle yönettiler.
Veren el alan eli yönetirdi.
Dünyanın kuralı buydu.
Üstüne bir de KÖŞK bahçesinde çiçek budayan Cumhurbaşkanları koydun mu durum balla kaymaktı.
Gelen vurur, giden vurur, 8-0'larla yaşayan ve yaşatılan bir EZİK olurduk.
Ancak son 10 yılda her şey değişti.
Bazıları hala eskilerde kalıp, eskiler için yanıp tutuşarak "BİNMEM" dese de HIZLI trenlerimiz var artık.
Dünya üçüncüsü olan bir futbol takımız bile saygı görüyor şu anda.
Ve tek bir şeyimiz eksik.
DIŞ vuracak veya aşırtarak nefis gol atacak bir SANTRFOR'a ihtiyacımız var.
Golcümüzü sahaya sürdüğümüzde Türkiye uçacak.
10 Ağustos'ta transferi bombası patlıyor.
Boğazlar boğazlarında kalacak.
Bekleyin!!!