Geçtiğimiz günlerde oyuncu Sarp Levendoğlu'nun sarf ettiği bir cümle sosyal medyada epey yankı uyandırdı: "Ucuz insanlar pahalı şeylerden hoşlanır." Söz kısa, keskin ve düşündürücü.
Tam da günümüzün ruhuna dokunan, kimi rahatsız eden, kimine ise "işte budur" dedirten türden. Peki bu lafın altını biraz kazırsak ne buluruz? Öncelikle, Levendoğlu'nun burada "ucuz" kelimesiyle kastı, elbette ki ekonomik sınıflar değil. Bu sözde bahsedilen "ucuzluk", bir yaşam biçimi. Ruhun sığlığı, düşüncenin yüzeyselliği, estetikten anlamayan, değeri sadece etiketlerde arayan bir bakış açısı. Kısacası: görgüsüzlük.
Bugün büyük şehirlerin sokaklarını arşınlarsanız, her köşe başında pahalı çantalar, lüks arabalar, marka takıntısıyla yanıp tutuşan insanlar göreceksiniz. Ama iş "sohbet edelim, derinleşelim, bir meseleye kafa yoralım" noktasına geldiğinde, birçok kişi orada yok. Çünkü içi boş olanın dışını süslemekten başka çaresi kalmaz. Pahalı giyinerek saygınlık satın alabileceğini zanneder. Aslında bu söz bir toplum eleştirisi. Diyor ki: Değerli olamayan, değerli şeylere tutunarak var olmaya çalışır.
Kimisi entelektüel birikimle parlar, kimisi de kolundaki saatle. Kimisi okuduklarıyla hayranlık uyandırır, kimisi de giydikleriyle dikkat çekmeye çalışır. Ama ikincisi, ilkine göre çok daha kısa ömürlüdür. Sosyal medyanın, şöhretin, tüketimin hayatımıza bu denli sızdığı bir çağda, Levendoğlu'nun bu lafı belki de bir tokat gibi çarpıyor.
"Ucuz insan" lafı ağır mı? Belki. Ama bazen bir toplumun uyanması için bazı sözlerin ağır olması gerekir. O yüzden şimdi kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Gerçekten değerli miyiz, yoksa sadece pahalıyız? Bu soru hepimizin aynasıdır. Ve bu aynaya ne kadar dürüst bakabilirsek, o kadar gerçek oluruz. Gerçekliğin ise ne etiketi vardır, ne fiyatı!