Tüm dünyada yapılan seçimlere bakarsanız ciddi bir popülizm eğilimi olduğunu görürsünüz. Trump, Macron, Cipras gibi ister sağdan olsun ister soldan, birçok popilist dil kullanan aktör sürpriz sonuçlara imza atarak iktidara geldiler. Bu isimler siyasette genel ve ağırbaşlı eğilimleri temsil etmek yerine tarihten ve anaakım siyasi eğilimlerden bağımsız hareket eden ve genelde mevcut ana eğilime savaş açan adaylardı. Toplumda ezber haline gelmiş çoğunlukla da ispat edilmemiş basmakalıp tüm söylemleri benimseyin halkın sinir uçlarını kaşıma yöntemini izlediler.
Özellikle yapancı karşıtlığı gibi söylemleri kendilerine ana gündem maddesi haline getirdiler. Söylemin içinin dolu ya da boş olduğuna bakmadılar. Yıkmak, bozmak, değiştirmek gibi kavramları merkeze oturttular. Göçmenleri engelleme, duvar inşa etme, gelenleri geri gönderme gibi vaatlerde bulundular. Dünyada yükselen korumacı eğilim göz önüne alındığında, ekonomik daralma ve dış yatırımların azaldığı düşünüldüğünde seçimlerde yabancı karşıtlığına dayalı popülizmin iş yapması şaşırtıcı değil.
Yabancılar sizin ekmeğinize ortak oluyor söylemine dayalı yabancı düşmanlığı işe yarar hale geliyor. Bu söylemin batı dünyasında Almanya hariç neredeyse tüm ülkelerde başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Almanya bile AFD'nin yükselişe geçtiği düşünülecek olursa bunun kuvvetli bir rüzgar olduğu görülür. Bu seçim olmasa bile önümüzdeki seçimde Merkel'in dahi ciddi sorunlar yaşayabileceğini ve AFD gibi ırkçı partilerin daha da yükselebileceğini söylemek mümkün.
Türkiye'de muhalefet benzer bir yöntemi sahneye sürdü. Hem İnce hem de Akşener popülist seçim stratejisi kullandılar. İnşa etmek yerine bozmak ve değiştirmek temelli vaatlerde bulundular. "TİKA'yı kapatacağız, kanal İstanbul'u iptal edeceğiz" gibi iddiaları arka arkaya sıraladılar. Hatta Temel Karamollaoğlu hızlı tren projesini bile eleştirdi. Hepsinden önemlisi Suriyeli mültecileri seçim kampanyasının ana gündem maddelerinden biri haline getirdiler. Muharrem İnce bir tv programında "Bayramda giden bir daha gelemeyecek. Burası aşevi değil" dedi. Bu açık bir yabancı düşmanlığıdır.
Aşağılamadır. Suçlamadır. Kilis'te yaptığı konuşmada "Kilis'te Kilisliden çok Suriyeli var" gibi son derece ayrımcı ve provokatif bir konuşma yaptı. Bir başka konuşmasında "Sizin çocuklarınız sınava girerken, Suriyeliler üniversiteye sınavsız giriyor" diye aslı astarı olmayan bir açıklama yaptı. Toplumda yanlış bilinen tüm bu basmakalıp ifadeleri amaçlı biçimde kullandı.
Ama Türkiye'de bu yöntem tutmadı.
İç kaynaklı akıntı dış kaynaklı akıntıya galip geldi. Türkiye'de 16 yıldır süren ve ana taşıyıcısı Ak Parti olan akım kazandı. 16 yıllık değişim dönüşüm hareketinden yana karar çıktı. Seçim sürecinde Ak Parti ve Erdoğan hala inşa etme üzerinden bir seçim kampanyası yürüttü. Hizmet siyasetini merkeze aldı. Yerli sanayiyi inşa etmeyi ve güçlendirmeyi vaat etti. Bırakın yabancı düşmanlığını Kudüs'ten Afrika'ya kadar tüm dünyayı kucaklayan bir söylem tercih edildi. Erdoğan'ın dünyadaki mazlumların lideri olduğu fikri işlendi. Suriyeli mültecilerle ilgili düzenlemeler yapılması gerektiği fikri kabul edildi ancak bunların atılması gerektiği veya yerli halka zarar verdiği iması yapılmadı. Aksine Suriye'de terörle savaşa vurgu yapıldı. Suriyelilerin güvenli dönüşleri fikri öne sürüldü.
Sonuç olarak baktığımızda Türkiye'nin iç dinamiklerinin seçim sonuçlarını belirlemede daha etkili olduğu ortaya çıktı. AK Parti ve Erdoğan'ın ardında yıllardır duran kitleler ucuz popülizme savrulmak yerine ülkedeki değişim, dönüşüm ve inşa siyasetine sahip çıktı.