Ve çok ilginç gözlemler ediniyorum.
Görüştüğümüz kişilerden biri, Türkiye üzerine çalışan bir uzmandı. Kendisi Alman devletine bağlı bir düşünce kuruluşunun araştırmacısı. Almanya'da Türkiye denilince akla gelen üç beş uzman isimden biri.
Neyse. Uzmanımız bizi kendi kurumlarında ağırlamak istedi. Biz de iki arkadaşımla beraber tam konuştuğumuz saatte kapıda belirdik.
Zile bastık.
Diyafondan bir kadın sesi isimlerimizi sordu.
Söyledik. Bizi giriş katındaki koltuklara aldılar. Sonra uzman kendisi geldi. Nazik bir şekilde karşıladı. Her "sevimli ve şakacı" yabancı gibi Türkçe selamlaşmayı ihmal etmedi. Bizi üst kattaki ofisine davet etti.
Uzun boylu, fit ve güler yüzlü uzman hızlı adımlarla merdivenleri tırmandı. Biz de peşinden. Üç veya dört kat çıktık.
Elindeki güvenlik kartını kapılara okutarak ilerledi. Sordum. Devlet binasıymış.
Yüksek güvenliğin dikkat çektiği bu eski ve gösterişli binada birkaç kontrol noktasından geçtikten sonra bizi bir odaya davet etti. Masa hazırlanmış. Diğer katılımcılar ellerine kalem ve kâğıtlarını almış halde bekliyorlardı. İki stajyer çocuk ve her yönüyle bir asker görüntüsü veren "daha profesyonel bir araştırmacı" vardı. Masanın üzerine su ve meyve suları yerleştirilmişti. Gayet düzgün ve müzakereye açık bir ortam var gibiydi. Ev sahiplerimiz de sıcak görünüyordu. Kısaca selamlaştık. Tanıştık.
Vaktimiz dar olduğu için hızlı hareket etmek gerekiyordu. Daha temel meseleye geçmeden birkaç ısınma sorusuyla başlamak istedim. 'Türkiye ile Almanya'nın arası neden bu kadar gergin?' diye en gündelik meseleden başladım. 'Almanya, Türkiye karşıtlığında neden öncü bir rol oynuyor?' diye sordum. Uzmanımız Alman titizliği ve bilmişliği ile beni düzelterek başlamak istedi. "Türkiye karşıtı" demeyelim dedi.
Ben de 'Paşa gönlün nasıl isterse öyle de' dedim. Sadede gelelim. Neden aramız bozuk? Ve neden Almanya en önde?
Cevap son derece basmakalıptı.
Ezberden okudu. Almanya, Türkiye'yi çok önemsediği için en öndeymiş.
Çünkü içinde çok fazla Türk varmış.
Almanlar, Türkiye'yi göz ardı edemezmiş.
Türkiye'nin iyiliğini istermiş falan filan.
Benim boş konuşma karşısında çok çabuk canım sıkılır. Ve genelde terslenirim. Sertleşirim. Ama misafiriz.
Az sabredelim diye düşündüm. Bir de ısınma turunda olabilir böyle şeyler dedim içimden. Muhatabımı ciddiyete davet etmek ve boş konuşmasını engelleyip asıl konuya gelmesini sağlamak, diplomatik dilden uzaklaşıp gerçekleri konuşmaya davet etmek için sözünü kısaca kestim.
Ve dediğin şeyler ezber, diplomatik ve tutarsız demek için bir soru daha sordum.
İyi de içindeki Türk nüfus nedeniyle daha endişeli olan Almanya'nın daha dikkatli daha titiz daha az kavgacı ve daha rasyonel bir yol seçmesi gerekmez mi diye sordum.
İrrasyonel görünmeyi hazmedemeyen karşı taraf hemen "Tamam da rasyonaliteyi nasıl tanımlıyoruz" dedi.
Ben de "Size sabaha kadar rasyonalite ve çeşitlerini anlatırım, elinize de bununla ilgili bir okuma listesi veririm" demek istedim. Ama yine sustum. Kırmayalım adamları dedim. Misafiriz.
Yine alttan aldım. Ama sonrasındaki beş dakikada bu görüşmeden ümidimi kestim. Çünkü özellikle Türkiye uzmanı arkadaş bütünüyle dengesini kaybetti.
Öfke ile gülmeye ve etrafına bakınmaya başladı. Öylesine uzlaşmaz, öylesine çirkin bir görüntü çıktı ki daha fazla konuşmanın bir anlamı yoktu. Bu görüşmenin kendisi bile Almanların birçoğunun nasıl da irrasyonliteye savrulduğunu göstermek için yeterli oldu. Sonsuz bir haklılık ve vaz geçilmez bir üstünlük inancına sahip bu kafanın kendisiyle yüzleşmesi imkânsız. Müzakereye kapalı bir zihin.
Bunlara hafifçe temas ettiğimde "Bana siz bağımsız düşünürler değilsiniz" diyor.
Bunu da Alman devletine bağlı ve devletin resmi binasının üçüncü katında bulunan bir düşünce kuruluşunda söylüyor.
Bazen Alman mantığını abartıyoruz diye düşündüm. Durum böylesi bir histeri haline dönünce benim söyleyecek başka bir sözüm kalmadı. Görüşmenin geri kalanını geçiştirdim ve kendimce başka düşüncelere daldım.