Gözleri yangın yeriydi, evin içi ayaz.
Kendimi tanıttım, "Beni evinize kabul eder misiniz?" dedim, şaşırdı.
Kırık bir ayna vardı kapının kenarında, üzerinde isimler yazılıydı.
Üç çocuk birbirine sokulmuş konuşuyorlardı, beni görünce sustular.
Adam bir fabrikada işçi, her akşam yenilmişliğini getiriyor eve.
Kadın evinde işçi, her akşam çaresizliğini koyuyor sofraya.
Çocukların hepsi de öksürüyor.
Genleri değiştirilmiş sebzelerden haberi yok ailenin. "Domuz gribini sordum da, "Buyursun gelsin" dedi anne. "Ülkemizdeki domuzlardan daha mı kötü yani?"
"Hayat nasıl gidiyor?" dedim adama, adam güldü.
Kadının içi kan ağlıyordu, kadın da güldü.
Kadının ön dişleri yok, kadının çiçekleri var, pencere kenarında. Kocası işe gittikten sonra onlarla konuşuyor.
Tek haneli bir evde, çok haneli vergileri bekliyorlar. "Dur bakalım" dedi adam. "Bu hayat bizim daha neyimizi alacak?"
"Bir şey içer misiniz?" diye sordu kadın. "Teşekkür ederim" dedim, içmedim.
Bende hatırı kalacak kahvelerini içmiş gibi oldum.
Dipsiz kuyudan su çektim, "Çocukların okulu nasıl gidiyor?"dedim de, bir babanın en çaresiz haline rastladım.
Eskiden türkü söylermiş kadın, kocası da dinlermiş. Şimdi ikisi de bir et yığını sanki.
Kaderin omuzlarına yaslanıyorlar, başka umutları kalmadığında.
Her sabah gözlerindeki yenilgiyi siliyorlar, yüzlerini yıkarken.
Hepsine hüzünlü gözlerle baktım, bir avuç umut, bir tutam gülüş bıraktım.
Paslı rayların treniydi onlar, sadece seçim mevsimlerinde hatırlanan.
Ölüme tutsak, hayata kaçak!
Bana kapılarını açtılar ama hayatın bütün kapıları onlara kapalı.
Peki, onlara kapıyı kim açacak ?