Aşkı söyleyenleri severdik.
Gençliğimizin en güzel resimlerinden biriydi Ferdi Özbeğen.
Ümit Besen'le iki ayrı köşede, iki ayrı liman gibi dururlardı.
Geceleri hüzünlerimizi indirdiğimiz.
Piyanoyla şarkı söylemenin itibar gördüğü bir müzik düzeni vardı.
Ülke ihtilalin izlerini siliyordu o sıra.
Hapishaneler masum suçluları ağırlıyordu hala!
Turgut Özal'ın estirdiği baharın izleri vardı ekonomide.
İnsanlar ayrışmamıştı henüz. Toplüm bütünlüğü ayaktaydı.
Medya yozlaşmamıştı.
Müziğin kanını emen sanal alem hayatımızda yoktu.
Buruk bir tat vardı sesinin tınıısında.
Şarkılarını severdik, polemiklere ihtiyaç duymayan duruşunu.
Halkın da gözdesiydi, sosyetenin de.
Çocuk yüzünde yıldızlı gülüşleri olurdu da, piyanosunun tuşlarına dokundukça, hepimizin tesellisi olurdu sanki.
Bugünlere hattat sabrıyla geldi.
Tırnaklarıyla kazıyarak.
1965 yılında Altın Mikrofon Yarışması'yla başladığı müzik hayatını, hastalıkla mücadele ettiği yıllara kadar taşıdı.
48 yılda 28 albüm.
Unutulmaz şarkılar.
Beyefendi bir duruş.
Kendini herkese sevdiren bir isim bıraktı geride.
Şimdiki zamanın bizlerden aldıkları, geçmiş zamandan kalanlarla çarpışıyor.
Arabesk diye dışlanan müziğin temsilcilerinin yaşarken de, ölüme giderken de nasıl zarif olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.
Dünü bilenler için, bugünün şarkıları da, şarkıcıları da yenilgimizdir.
En acımasız yalnızlık biçimidir hayat.
Hayatın sayfaları hızla çevrilirken...
Kaybettiğimiz sadece insanlar değil.
Bir daha bulamayacağımız güzellikler.