CANLI YAYIN
BEKİR HAZAR
BEKİR HAZAR

Osmanlı tokadı

Eklenme Tarihi 28 Eylül 2026

16 VE 17. yüzyılda Lehistan (Polonya) veya Erdel (Transilvanya) kralı seçileceği zaman, o ülkenin asilleri İstanbul'a gelip padişahın kapısında el pençe divan durmak zorundaydı. Padişah, fermanla o ülkeye kral atar, hatta kralın giyeceği kürkleri ve tacı bizzat kendi elleriyle ya da sadrazamı vasıtasıyla lütfederdi. Avrupalı bir kral, Osmanlı desteğini almadan tahtında güvende olamayacağını bildiği için, sarayın karşısında en küçük bir "diklenme" lüksüne sahip değildi. Osmanlı, her dönemde devlet protokolünü egemenlik hakkı olarak görmüş; yabancı devletlerin kibre dayalı dayatmalarına tarihin hiçbir döneminde geçit vermemiştir. Avusturya ile yapılan sınır müzakeresinde Avusturya elçisi metne kendi devletinin adını Osmanlı'dan önce yazmaya kalktı. Bu küçük kurnazlık karşısında Sadrazam Kara Mustafa Paşa kalemi eline aldı, yazılanların üzerini çizdi. Elçiye dönerek, "Bizim adımızın önüne kimse kendi adını yazamaz, haddinizi bilin" diyerek masayı devirdi.

Osmanlı, tek bir harf için bile taviz vermemiştir. Osmanlı sarayının elçiler üzerindeki psikolojik üstünlük kurma yöntemlerinden biri de "Sessizlik Merasimi" idi. Avrupa'dan gelen elçiler saraya adım attığı andan itibaren, binlerce yeniçeri ve saray görevlisi kılını dahi kıpırdatmadan, kaskatı ve tamamen sessiz bir şekilde ayakta dururdu. Padişahın huzuruna giden yolda ne bir fısıltı ne de bir ayak sesi duyulurdu. Elçiler bu devasa ordunun ve kusursuz sessizliğin karşısında dehşete düşerlerdi. Elçiler, Padişahın tek bir kelime dahi etmesine gerek kalmadan, sadece bu sessizlik ve disiplinle kendilerini nasıl ezik ve küçük hissettiklerini defalarca kayda geçirmişlerdir. Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq, İstanbul'da bulunduğu yıllarda Osmanlı'nın psikolojik üstünlüğünü günlüğüne detaylıca kaydetmiştir. "Muhafızlar o kadar sessiz ve kaskatı dururdu ki heykeli andırırlardı." diyerek hem de. Busbecq, bu durumu anlatırken Avrupalıların sarayda kendilerini nasıl "avın ortasındaki bir avcı" gibi değil, tam aksine "küçük ve aciz birer misafir" gibi hissettiklerini söyler.

Osmanlı devleti, tek bir kurşun atmadan, sadece bu muazzam disiplin ve azametle yabancı elçilerin psikolojisini altüst eder, masada üstün taraf olurdu. Kanuni'nin sadrazamı Sokollu Mehmed Paşa, Osmanlı'nın gücünü Avrupalı devletlerin yüzüne kimseden çekinmeden vuran isimlerin başında gelir. İnebahtı Deniz Savaşı'nda Osmanlı donanması ağır bir yara aldıktan sonra, Venedik ve Haçlı ittifakı Osmanlı'nın bittiğini düşünerek kibirli bir havaya büründü. Venedik elçisi kibirli bir tavırla"Biz İnebahtı'da donanmanızı yaktık, bu yenilgi Osmanlı'ya büyük bir darbe vurdu" diyerek gözdağı vermeye kalktı.

Sokollu Mehmed Paşa, Venedik elçisinin bu ezici ve şımarık tavrı karşısında hiç istifini bozmadı ve tarihe geçecek o efsanevi cevabı yapıştırdı:"Sizin zayiatınızla bizimki arasında fark vardır. Biz sizden bir krallık (Kıbrıs adasını) alarak kolunuzu kestik. Siz de donanmamızı yakarak sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilmiş kol yerine gelmez, ama tıraş edilen sakal daha gür çıkar." Avusturya elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq, İstanbul'da kaldığı süre boyunca Osmanlı devlet mekanizmasının psikolojik baskısını her gün iliklerine kadar hissettiğini anılarında yazar. Elçiler, padişahla veya sadrazamla görüşmek için saraya çağrıldıklarında günlerce hatta haftalarca bekletilirdi. Bu bekletme bir ihmal değil, bilinçli bir psikolojik harp metoduydu. Osmanlı, "Sen bir kralın elçisi olabilirsin ama kapımda bekleyen bir dilenciden farksızsın; burada zamanı ve nizamı biz tayin ederiz" mesajını bu bekleyişlerle verirdi. Busbecq, hatıralarında Osmanlı sarayındaki bu disiplinin ve kendilerini hiçe sayan o mağrur havanın Avrupalı diplomatları nasıl psikolojik olarak ezdiğini uzun uzun anlatmıştır.

Osmanlı'yı içerideki hainler eliyle yıkan Batı, tam 100 yıldır ecdadını reddeden, söven ve "Biz yapamayız Batı yapar" ezikliğini yaşayan monşerlerle yönetilen bir sistem kurdu. O monşerlerin çocukları ve torunları da tüm bürokraside, medyada, akla gelebilecek her yerde köşe başlarına getirilerek her kararda "Aman Batı'yı ürkütmeyelim" dayatması ile tellala döndürüldü. O yüzden bu ülkenin her ürettiğine saldıran, "Araba bile yapamayız" diye bağıran sindirilmişler, dünyanın dilinden düşürmediği, övgüler yağdırdığı Savunma Sanayiimizi dahi itibarsızlaştırmak için çırpınan ezikler güruhu gördük her daim. Ancak bu eziklere rağmen sesimiz gür çıkıyor artık. Osmanlı'nın torunları BM kürsülerinde bile sömürgecilere, kanlı katillere, zalimlere tokadı yapıştırıp, ayar veriyor, mazlumların hamisi ve sesi oluyor. Hep söylüyoruz ve söylemeye de devam edeceğiz. İçimizdeki eziklere rağmen Osmanlı tokadını gösteren bambaşka bir Türkiye'yiz artık.