Akşam çöktüğünde sokak lambaları yanarken anneler eve çağırırdı çocukları. Karanlıktan korktukları için değil, o lambalar evlerdeki gaz lambasıyla birlikte yoksul sofraları doldurduğu için.
O zamanlar tartılar hileli değildi, utanma duygusu diye bir gerçek vardı. Ahlaki değerler ayaktaydı. Karanlık adamlar o zaman da vardı ama hepsi bizi görünce karaları bağlardı. Cebimizdeki aynayla güneşi tutardık gözlerine, çil yavrusu gibi dağılırlardı.
Önceki akşam, gökteki saklı yıldızları gösterdim mahalledeki çocuklara. Gözleri ışıl ışıl parladı. "Nereden buldun bu yıldızları?" diye sordular da "Sırtında mum taşıyan kaplumbağaların geceleri gökyüzünde gezindiği yıllarda büyüdüm." dedim. Işık hızını da hesaba katıp. Biliyorum ki böyle fantastik öykülerde bile çocukların gözlerinde gecenin güneşi açar, ateşböceklerinden bile kaçar karanlık adamlar.
Çoktan bıraktık martıları, denizleri. Haksızlığın tüm izleri etrafımızı sararken bir çobanın yalnızlığını özlüyorum. Dalgın bir dağın eteğinde ateş yakıp seyretmeyi. Çoban ateşleri çobanların içten içe ağlamasıydı ya da dillerin bir türküye dolanması. "Şu uzun gecenin gecesi olsam, sılada bir evin bacası olsam." Onları görünce "Çoban ateşleri hâlâ sönmemiş." diyorum ve küçük bir teselli buluyorum kendimce. Ateşi karanlıktan değerli bulduğum için ve çobanların aydınlığı bugün ekranlarda ahkâm kesen karanlık adamlara bin bastığı için.
Karanlıktan uzaklaşmak için ne kadar korkak bahane varsa, gerçekte karanlığa o kadar yakınlaşma tutkusu vardır! Aydınlığın kutsallığını sadece kendileri karanlıkta kaldığında hissedenler için gerçekte aydınlığın lüzumu yoktur. Onların gözlerine perde inerken karanlık adamlar durumu daha müsait hâle getirmek için ortamı hazırlar. O yüzden karanlıklar basınca çocukken kaçırdığımız balonları tutan cennetteki çocuklar yakar ışıkları! Herkesin gerçek yüzü görünsün diye.
Karanlıktan uzaklaşmak için ne kadar korkak bahane varsa, gerçekte karanlığa o kadar yakınlaşma tutkusu vardır! Aydınlığın kutsallığını sadece kendileri karanlıkta kaldığında hissedenler için gerçekte aydınlığın lüzumu yoktur. Onların gözlerine perde inerken karanlık adamlar durumu daha müsait hâle getirmek için ortamı hazırlar. O yüzden karanlıklar basınca çocukken kaçırdığımız balonları tutan cennetteki çocuklar yakar ışıkları! Herkesin gerçek yüzü görünsün diye.
Ben gönül kumbarasında sevgi biriktiren, içi karardığında güneşe bakan, karanlık bir adam gördüğünde kibriti çakan, mesele onur olduğunda pire için yorgan yakan insanları sevdim. Onlar da gittikçe azalıyor.
Küresel ısınma, yapay zekâ, adı bile konmamış çocukları katleden İsrail ve Amerika'yı gördüğüm zaman kendime soruyorum: "Hâlâ bu dünyadan umudun var mı?" diye. "Hayır." diyorum, "Ama hiç olmazsa çocukları bu karanlık dünya emzirmesin. Hele siyah sütüyle!"
MUTLULUK TAKVİMİ
Yaşlı insanın hüznünü hisset.
Sanat sergisini dolaş.
Pilli küçük lambalar kullan.
Boş bir kubbede kaldı
O eski hoş sedalar
Gözü yaşlı bir masal
Cumbalı hatıralar
Çocukluğumuz durur
Yazlık sinemalarda
Elde kaldı biletler
Hâlâ bizi hatırlayan
Birileri yaşıyorsa
Kalbimize emanetler
Gözlerinden öptük aşkı
Yolda kaldı dilekler
Kulaklarımda çınlar
O eski kırk beşlikler
Hakkı YALÇIN
Bir bebek doğduğunda bütün kokular unutulmuş demektir.
Göktaşları!
Bazı insanlarda vicdan da yoktur, ahlak da. Varsa yoksa para. Haram para, kanlı para. Yetimin, öksüzün lokmasına bile göz dikenlerin gözünü toprak da doyuramaz. Namert olmayı ayrıcalık sayanlar, alçak bir ruha sahip oldukları için insanlara yüksekten bakar.
Magazin dünyasında böyle züppeleri de tanıdım. "Bir insan para için bu kadar alçalır mı?" diye sordum da diktikleri haram binaların tepesinden bana el salladılar. "Sen hâlâ orada mısın Hakkı?" NOT: Attığım taşlar menzile varmasa da böyle insanların başına düşmesi muhtemel "göktaşları" bu dünyada mevcuttur.