Biz hayatta en çok şüpheyi ve endişeyi sevdik.
Şu sıralarda birbirimize düşmeyi seviyoruz.
Sebepsiz değil güvenlerin kaybolması.
Çernobil çaylarını, insanlar ölü doğsun diye, "Bakın ben içiyorum" diyen şerefli adamları (!) biliyoruz.
Bunlar, halka hizmet adına namusu ve şerefi üzerine yemin eden adamlardı.
Şimdi bir taraf soruyor. "Aşı olmaya mecbur muyuz?"
Karşı taraf uyarıyor: "Aşı olmayanla arkadaşlığınızı bile kesin!"
Aşı olmak için kanıtlar yeterli değil.
O yüzden kesin bir uzlaşma sağlanamadı.
Çünkü aşının bile siyaseti var artık.
Adı: Ölümüne siyaset.
Demokrasi, kişiye özel hale getirilmişse.
Politika baskı ve zulmün karşılığı olmuşsa.
Gazetecilik bile, darbe hukukuyla anılıyorsa.
İnsanların ruh durumunun bozulmasından doğal ne olabilir.
Tartışmanın ahlakını üst kattakiler bozduysa.
Toplumun, deniz seviyesinin altına inmesi yadırganmasın.
.
Bu ülke öncelikle, namusu ve şerefi üzerine yemin edenlere güvenini yitirdi.
Sonra da bütünlüğünü yitirdi.
Kitlesel korkularda elele tutuşması gerekenler arasında, gerilim hatları oluştu artık.
Sevgi ve saygı öldü.
Şimdi kolay ölümler diriliyor.
Önce laik ve İslami kesim.
Sonra Türk ve Kürt ayrımcılığı.
Bizleri birarada tutan disiplini bozdu.
Yıktıklarımızı onarmak için çok geç!
O yüzden, geçmişte bize ait olan güzellikler, bir daha bu ülkeye hiç gelmeyecek.
Bizdeki bu yıkım!
Resmi hizmete mahsus.