Suçu martıların üzerine attılar.
Martılara kelepçe taktılar, adamlar şarap içiyordu.
Denizden tekneler geçiyordu, "Durun" dedim durdular. "Kuru iftira" dedi katiller, ıslanmışlardı.
Tekneden inenler de, onlara destek verdi.
Ölü kadını bile gözleriyle soydular, masa kurdular sahil kenarına.
Gönlümde yürütmeyi durdurma kararı aldım, durmadılar.
Yemin ederim, kadını onlar vurdular.
Kadının cebinden, politikacılara yazılmış bir isyan mektubu çıktı. Kadın işsizdi, sahipsizdi.
Adamların dilinde tecavüz için bestelenmiş şarkılar çoktu.
Adamlar öldürmeden önce kadını kendilerine çekti. Kadın televizyon dizilerinde patronuyla yatan kadınlara benzemediği için, kendini adamlardan uzağa çekti. "Zaten ölecekti" dedi, bıçağı saplayan adam.
Adamlar aynı ateşten yakıyordu sigarasını, aynı duvara işeyen köpekler gibi.
Eskiden Sarayburnu'nda kendini denize atanları kurtarmak için, hayatını tehlikeye atan adamlar geldi gözümün önüne.
Nasır tutmuş bir düşü uyandırdım.
Katillerin pabuçları dil çıkardı bana.
Yetkililer martıların kelepçelerini çıkarmadı.
Lale devrindeydi İstanbul.
Yağma ve talan mevsimiydi.
Metrobüsler liseli kızların ölüm seferindeydi.
Sokaklar ölümü bekleyen kadınlarla doluydu.
Kıyıları sökülüyordu denizlerin.
Denize atılan iyiliklerden kalmamıştı da, kadınlar atılıyordu denizlere.
Kadınlar için oynanan oyunlar her yerde aynı.
Martıların denizlerin üzerindeki çığlıkları da, sanıldığı gibi açlığa değil.
Onlar erkekleri işaret ediyorlar. "Arkanızdan gelen hiçbir erkeğe güvenmeyin!" diye.
Hele önünüz denizse... Hele kadınsanız!
Çünkü erkeklerin anayasası, kadınları yaşatmamak üzerine kuruludur.