Tek şarkı;
"Olmaz olmaz…
Bu iş olamaz" şarkısıdır.
Ben nefret ediyorum bu şarkıdan.
Çünkü;
Haber Genel Yayın Yönetmenliği yaparken…
Muhabiri çağırdım.
"Git, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi…
Başhekimi Arif Verimli ile röportaj yap" dedim.
Aradan saatler geçti…
Muhabir geri geldi.
"Abi röportajı yapamadım.
Arif Bey hastanede yoktu" dedi.
Muhabirin gözünün içine baktım.
Öfkeyle;
"Ben sana git Arif Bey ile…
Hastanede röportaj mı yap dedim?
Hastanede yoksa evde…
Evde yoksa pastanede…
Yapacaksın" diye bağırdım.
Ve bir tavsiyede bulundum kendisine;
"Bu işi bırak, git bankada çalış" dedim.
Romanya Kanal D var malum.
Aydın Doğan'ın yurtdışındaki kanalı.
İki sene önce haber merkezini eğitmem için…
Romanya'ya çağırıldım.
Hafta sonları seminer verdim Romen gazetecilere.
İlk gittiğim gün haber toplantısı yaptık.
"Bana bir dram haberi yapın" dedim.
"Nasıl yani" diye sordular.
Gökdelenlerde cam silen işçileri anlattım.
Gökyüzünde tahta bir iskelede…
Cam siliyorlar. "Gidin böyle bir adam bulun.
O iskeleye siz de oturun.
Ve gökyüzünde röportaj yapın.
İki çocuğuna ekmek götürmek için…
Her gün ölüme meydan okuyor diye…
Haber yapın" talimatı verdim.
Muhabir gitti, öğleden sonra geldi.
"Haber ne oldu" diye sordum herkesin içinde.
"Bekir Bey, burası Türkiye değil.
Romanya'da Cumartesi günleri tatil.
Nitekim bir firmaya gittim, kapalıydı.
Röportajı pazartesi yaparız" dedi.
Diğer Romenler bıyık altından sinsice…
Gülmeye başladılar.
İlk günden golü yemiş, karizmayı çizmiştik.
"Bana bir kamera bulun" dedim.
Ve ekledim.
"Burada ilk günüm, Bükreş'i hiç bilmiyorum.
Romence de bilmiyorum…
Ammaa bu röportajı ben yapacağım.
Ben bulacağım."
Bıyık altı gülmeleri pis pis sırıtmaya döndü.
"Yapamazsın, edemezsin" diyen bakışlar eşliğinde;
"Şaka yapmıyorum, gelsin kameraman" dedim.
Çağırdılar bir kameraman.
Mikrofonu elime aldım.
İçinde bulunduğumuz gökdelenin camını açtım.
İskeleye çıktım ve…
Cam silen adamın yanına oturdum.
Türkçe röportaja başladım.
Beni anlamıyor ama Romence cevap veriyordu.
Sonra camdan tekrar içeri dönüp…
Kaseti toplantı masasına attım.
O günden sonra "Olmaz" lafını duymadım.
Yıllar önce Reha Muhtar ile…
Haber merkezinde oturuyorduk.
Gecenin 02.00'siydi.
Bizden başka kimse yoktu.
İçeriye Suna Üçkarışoğlu girdi.
Çekimden geliyordu.
Kasedini haber müdürünün masasına bırakıp…
Çıkmak üzereyken…
Reha, bana döndü ve;
"Bak ne yapacağım şimdi gör" dedi.
"Sunaaa" diye bir bağırdı...
Haber merkezi inledi.
Suna panik halinde geldi.
"Git bana Kibariye ile röportaj yap" dedi.
Suna "Yarın yaparım Reha Bey" diyebildi.
Reha öfkeyle; "Hayır şimdi…
Fırla" diye bağırdı.
Suna evini dahi bilmiyordu.
Kadıköy'de taksicilerden sorarak…
Evi buldu, kapıyı çaldı.
Gecenin 03.00'da korkuyla açılan kapıdan içeri…
"Röportaja geldim" diyerek girdi.
Ve saat 04.00 civarında…
Kaseti getirip Reha'nın önüne koydu.
Hiçbir şey söylemeden gitti.
Gazetecinin beğeneceği ve söyleyeceği…
Tek şarkı vardır.
O da; "Olur olur bal gibi olur" şarkısıdır.