AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’ten Netanyahu hükümetine sert tepki: Bölgedeki kaosun kaynağı İsrail’in saldırgan politikaları
AK Parti MKYK sonrası kameraların karşısına geçen Ömer Çelik, Terörsüz Türkiye süreci ve SDG’nin tasfiyesine ilişkin kritik mesajlar verirken İsrail’in Gazze’den Suriye’ye, Lübnan’dan İran’a uzanan saldırgan politikalarına sert tepki gösterdi. Bölgedeki kan ve istikrarsızlığın kaynağı olarak Netanyahu hükümetini işaret eden Çelik, Rusya-Ukrayna savaşı için de İstanbul’da yeniden barış masası kurulması çağrısı yaptı.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde gerçekleştirilen AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısı sona erdi. Siyaset, ekonomi, Terörsüz Türkiye süreci ve dış politikadaki gelişmelerin ele alındığı toplantının ardından AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik kameraların karşısına geçerek gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.
İşte Ömer Çelik'in açıklamalarından öne çıkan detaylar:
Bugün aramıza katılan belediye başkanı arkadaşlarımıza tebriklerimizi iletiyoruz.
A Milli Kadın Voleybol Takımı başarı elde etti. Bu başarıyı üst düzeyde elde ettiler. Bütün Türkiye'yi birleştirdiler. Ay yıldızlı bayrağımızı gönderde dalgalandıran, hepimize son derece mutluluk veren başarılara imza atıyorlar. Bunu da çok güzel bir şekilde, takım ruhuyla, genç arkadaşlarımıza ve genç kardeşlerimize örnek olacak, ilham kaynağı olacak şekilde yapıyorlar. Her düzeyde bir çaba ortaya koyuyorlar.
Bütün takımın yöneticilerine, tabii ki değerli oyuncularımıza bir kere daha tebriklerimizi iletiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın kabulleri sırasında oyuncularımız çok güzel açıklamalar yaptılar. Ama özellikle genç arkadaşlarımızın, takımımızın kaptanı Eda Hanım'ın yaptığı konuşmayı dinlemesini çok öneririm. Çok kıymetli, kapsayıcı bir şekilde takımı, kendisini, yapmak istediklerini ve gençler için yapmak istediklerini ortaya koyan bir açıklama yaptı. Son derece kıymetliydi. Bütün yöneticileri ve tabii ki Sultanlarımızı bir kere daha tebrik ediyoruz. Bundan sonra çok daha büyük başarılara imza atılacağına dair hiçbir kuşkumuz yok.
Ömer Çelik’ten İsrail’e sert tepki: Sorunun kaynağı Netanyahu hükümeti (Fotoğraflar AA'dan alınmıştır.)
TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ
Değerli arkadaşlarım, çeşitli konularla ilgili olarak gündemimizi takip etmeye devam ediyoruz. Tabii Terörsüz Türkiye sürecini ve terörsüz bölge sürecini takip ediyoruz. Mecliste yüksek bir oyla kabul edilen yasadan sonra, biliyorsunuz, Cumhurbaşkanı Yardımcımızın başkanlığında bir kurul kuruldu. Bu kurul toplantısını yaptı, alt komisyonlar belirlendi.
Bundan sonrasında da silahsızlanma ve örgütün tasfiyesi süreci takip edilecek. Belirttiğimiz gibi, bu fesih ve tasfiye süreci tamamlandıktan sonra yasadan faydalanmak mümkün olacak. MKKK ile teyit edildikten sonra, tabii silahsızlandırma kapsamında ilgili kurumlarımız çalışmalarını sürdürüyorlar. Bu çerçevede sürekli muhataplarıyla yoğun bir mesai içerisindeler.
Bu, tabii Terörsüz Türkiye süreci ve terörsüz bölge süreci iç içe olduğu için, aslında tek bir tanımı ifade ettiği için komşu ülkelerle, terör örgütünün bulunduğu ülkelerdeki yöneticilerle ve hükümetlerle yoğun bir şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

SURİYE'DEKİ SON DURUM
Tabii bu başlık altında en önemli konulardan bir tanesi Suriye'deki durumdu. Suriye'deki durum, ülkenin Esad rejiminin karanlığından çıkmasından sonra daha da kritik bir hâl almıştı. Kuzeyde SDG'nin oluşturduğu yapı, güneyde ayrılıkçı bir yapı, çeşitli şekillerde ortaya çıkan etnik ya da dinî provokasyonlar süreci daha önemli hâle getirmişti.
Gelinen noktada biz hep şunu söyledik: Irak için örgütün feshi açısından ayrı bir model söz konusu olabilir, İran için ayrı olabilir, Avrupa için ayrı ve Suriye için ayrı olabilir.
Burada gelinen noktada SDG'nin feshedilmesi gerektiğini ve silahlı unsurlarının terörist unsurlardan ve Suriyeli olmayan unsurlardan arındırılarak Suriye'ye entegre olması gerektiğini ifade etmiştik. Şu an SDG feshedildi. Oradaki entegrasyon sürecini yakından takip etmeye devam ediyoruz.
Çünkü bunun sahada gerçekleşmesinin, yani bu fesih süreçlerinin teoride ve retorikte kalmayıp sahaya yansımasının, bölgedeki herkes için, bütün etnik gruplar ve bütün dinî gruplar için son derece iyi bir geleceğin inşa edilmesine katkı sağlayacağına inanıyoruz.

"TÜRKİYE BİRLİĞİNİ HER ZAMAN KORUMUŞTUR"
Sürecin ne kadar kıymetli olduğunun, bu bölgeye daha çok kan vadedenlerin planlarının bozulması bakımından ne kadar stratejik olduğunun görüldüğünü değerlendiriyoruz.
Tabii önemli olan konu şudur: Nihayetinde kahraman şehitlerimizin, kahraman gazilerimizin büyük fedakârlıklarıyla, terör vasıtasıyla ülkemize verilmek istenen zararlar her zaman engellenmiştir. Türkiye; birliğini, bütünlüğünü, kardeşliğini ve ortak gelecek, kaderdaşlık, duygudaşlık dünyasını her zaman korumuştur. Bunun korunmasının bundan sonrasında çok daha kıymetli olduğunu görüyoruz.
Herkesin makul bir dil kullanması gerekir. Burada da aslında çok basit bir ölçü vardır: Kullandığınız dil, meşruiyet çerçevesinde başkalarıyla köprü mü kuruyor, araya duvar mı örüyor?
Eğer kullandığınız dil, meşruiyet çerçevesinde hareket ederken, meşru odakları muhatap alırken daha çok köprü kuruyorsa; kendini mağdur, dışlanmış veya ötekileştirilmiş hisseden insanlarla arada daha çok köprü inşa ediyorsa doğru bir dildir ve bugünün dünyasının ihtiyaç duyduğu dildir.
Ama çok doğru şeyler söyleseniz bile araya duvar örüyorsanız, bu kesinlikle doğru sonuçlar doğurmayan bir dildir. Bir de tabii doğru şeyler söylemeyip etnik aşırılık, mezhepçi aşırılık, dini istismar eden aşırılık üzerinden çeşitli duvarlar inşa edilmeye çalışıldığı zaman, aslında bunun hiçbir etnik ya da dinî gruba faydasının olmadığını, birtakım Siyonist ve emperyalist hesapların muhasebe kaydı olarak ortaya çıktığını şimdiye kadar defalarca gördük.
Onun için her bakımdan sağduyulu bir dil kullanmak önemlidir. Kapsayıcı, kuşatıcı bir dil kullanmak önemlidir. Bunun yanı sıra tabii ki kapsayıcı ve kuşatıcı siyasetlerin ortaya konulması önemlidir. Yani dil sadece havada kalan, askıda kalan bir şey olmamalıdır. Somut bir gerçekliği ifade etmelidir.
Onun için marjinal ajandalar yerine daha büyük ufuklara bakabilmek, daha kapsayıcı bir gelecek ufku üzerine konuşabilmek önemlidir. Bir diğer konu da budur: Gerçekten konuşulan şeyler geleceğin daha iyi olmasına mı hizmet ediyor? Yoksa geleceğe dönük olarak birtakım kaldıraçlar vasıtasıyla yeni provokasyonların, toksik birtakım süreçlerin ve yeni travmaların yaratılmasına mı yol açıyor? Buna iyi bakmak gerekir.
TOKSİK YAPIDAN HERKES UZAK DURULMALI
Yani kullanılan dilin, üretilen siyasetin, durulan yerin toplamda herkes için daha çok oksijen üretmesi lazım. Toksik yapıdan herkesi daha çok uzak tutması lazım.
Dünyanın geçtiği bu dönem, bütün kurumların parçalandığı, bütün değerlerin paramparça olduğu, şimdiye kadar bugün medeni dediğimiz bütün ilkelerin, prensiplerin, uluslararası hukuk normlarının darmadağın olduğu bir dönem. Biz her şeye rağmen medeni bir hayatı, kurallara dayalı bir düzeni, demokratik bir siyaseti, ilkelerin çalıştığı bir kamusal alanı, toplumsal düzeyde etnik ya da mezhebi temelde bölünme ve referans verme üzerine değil, ortaklıklar üzerine, ortak duygular, ortak yaşanmışlıklar ve ortak gelecek üzerine konuşan bir yaklaşım sergilemeliyiz.
Bugünün dünyasında en kolay şey, her yerde görüyoruz, demokrasi düşüncesi büyük yaralar alıyor, demokrasi düşüncesi büyük saldırılar altında. Artık liberal faşizm diye kitaplar yazılıyor. Yani liberalizmin imkân ve kabiliyetlerinden faydalanıp yapay zekâ ya da işte tekno-oligarkların kurduğu dünyayla insanlığın yeni tehditlerle karşı karşıya kaldığı bir durum var. Dün de evvelsi gün de gündemdi, biliyorsunuz. Yapay zekâ şirketlerinde çalışan birisinin yaptığı açıklama, insanlığa dönük uyarısı. Tüm bunun içerisinde daha çok parçalanma, mikromilliyetçilikler, mikro birtakım ideolojik ajandalar daha büyük kötülüklere hizmet eder.
İlk başta bu ajandaları kullanan kişiler belli bir etnik grubun, mezhep grubunun ya da dini grubun çıkarlarını savunduklarını düşünürler. Ama aslında büyük devletlerin, büyük oyuncuların çıkarlarına hizmet etmekten başka bir işe yaramazlar.

RUSYA - UKRAYNA SAVAŞI
Değerli arkadaşlarım, bir diğer konu Rusya-Ukrayna savaşını yakın bir şekilde takip etmeye devam ediyoruz. Maalesef bir sürü masa kurma girişiminden sonra gelinen noktada Rusya-Ukrayna savaşı uzun soluklu bir yıpratma mücadelesine dönmüştür ve bir döngü içerisinde günlük taktiksel kazanımlarla iki tarafın da birbirini yoğun bir şekilde yıprattığı bir hâle gelmiştir. Ve burada savaşın seyrini değiştirecek hiçbir şey olmamasına rağmen taktiksel kazanımlar üzerinden bu yıpratma savaşı devam etmektedir.
Birincisi, bu her bakımdan kötüdür. Yani insan hayatının bu kadar karşılıklı olarak birçok insanın ölmüş olması, insan hayatının tehlikeye atılmış olması tabii ki en baştaki konudur. Onun dışında savaşın daha geniş bir bölgeye yayılma ihtimali, NATO, Avrupa Birliği çerçevesinde ortaya çıkan tartışmalar, maalesef daha ileri düzeyde silahların kullanılmasından bahsedilmesi, tabii ki Karadeniz'deki durum son derece sakıncalı bir hâle gelmiştir. Hususen burada Karadeniz'deki sivil Türk gemilerinin hedef alınmasının da son derece reddedilmesi gereken bir durum olduğunu ifade ediyoruz.
Şimdiye kadar Rusya kaynaklı 8, Ukrayna kaynaklı 35 Türk işletmeli gemi maalesef hedef alınmıştır. Bu savaş ortamında maalesef böyle bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu konudaki uyarılarımızı sürdürüyoruz. Bu konudaki hassasiyetlerimizi ve takibimizi en üst düzeyde devam ettiriyoruz. Ama kısır döngünün bir an evvel sona ermesi, İstanbul'da bir masa kurularak muhakkak surette artık bir sonuca varılması gerekmektedir.
"DAHA UZUN SÜRELİ SAVAŞ DÜNYANIN HER TARAFINI ETKİLEYECEK"
Tabii dünyanın aynı anda birden çok bölgesinde savaşın olduğu bir dönemdeyiz. Bu da tedarik zincirlerinden tutun da küresel barış, bölgesel barış konularını doğrudan olumsuz etkileyen bir durum. Maalesef Amerika Birleşik Devletleri'nin ve İsrail'in İran'a saldırısından sonra herhangi bir barış zemini kurulamadı. Bu haksız ve hakkaniyetsiz saldırının arkasından İslamabad Mutabakat Zaptı ortaya çıkmıştı. Barış için bir umut olarak bu değerlendirilmişti ve düşünülmüştü. Ama şimdi barış için bir umut olan İslamabad Mutabakat Zaptı'nın Hürmüz Boğazı'ndaki çatışmalar sebebiyle tamamen işlevsiz kaldığını söylemek yanlış olmaz.
Tabii İran'a dönük olarak daha çok ekonomik yaptırımın uygulanması, İran'daki rejimin İsrail'in ajandası çerçevesinde hedef alınmasının aslında hiçbir sonuç getirmeyeceği de ortadadır. Daha uzun süreli bir savaş dünyanın her tarafını etkileyecek. Hürmüz Boğazı'nın kapalı olmasının ya da Hürmüz Boğazı'ndaki çatışmalı ve gergin durumun dünyanın her tarafına daha yoğun bir şekilde sızan sonuçları olacaktır. Bunun yolu savaşı yoğunlaştırmak, İsrail'in ajandası doğrultusunda İran'a daha çok saldırmak değil, tam tersine bir an evvel barışın sağlanacağı bir ortamın tesis edilmesine çalışmaktır.
Sayın Cumhurbaşkanımız savaşın başladığı andan itibaren çatışmanın daha derinleşmemesi için ve sivil kayıpların durdurulması için büyük bir inisiyatif ortaya koydu. İslamabad Mutabakat Zaptı'nın ortaya çıkmasında da Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesinin çok büyük katkıları oldu. Provokasyonlardan kaçınma ve yeniden müzakere masasına dönülmesi konusunda da Sayın Cumhurbaşkanımız diplomasi trafiğini devam ettiriyor.
Tabii bütün bir bölgeye baktığımızda sorunun kaynağı Netanyahu hükümetidir. Yani bugün Lübnan'da, Suriye'de, İran'da ve diğer alanlardaki bu ortaya çıkan tablo Netanyahu hükümetinin saldırganlığı ve soykırımcı politikalarının neticesi olarak ortaya çıkmıştır. En son biliyorsunuz yeni yerleşim yerleri ilan etmişlerdi. Fakat ilan ettikleri yeni yerleşim yerleri çok stratejik yerler. İki devletli çözümü tamamen imkânsız kılacak şekilde yeni yerleşim yerleri ifade ediyorlar, ortaya koyuyorlar. Bunun ihalesini yapmaya hazırlanıyorlar. Tabii buna İngiltere ve Avrupa Birliği'nin çok güçlü bir şekilde karşı çıkması ve belki de ilk defa İsrail'in bu eylemlerinin etnik temizlik olarak onlar tarafından bu şekilde adlandırılması artık vahşetin hangi boyutlara geldiğini göstermektedir.

"SORUN İSRAİL'İN SOYKIRIMCI POLİTİKALARIDIR"
Cumhurbaşkanımız bu İsrail saldırganlığının başladığı dönemlerde Netanyahu'nun soykırımcı şebekesine karşı en güçlü sesi, en güçlü sözü İnsanlık İttifakı olarak ortaya koyduğunda İnsanlık İttifakı'nın son derece şahsiyetli üyeleri benzer doğrultuda açıklamalar yapıyorlardı. Fakat bazıları geri duruyordu ya da daha işte ortalama açıklamalar yapmaya çalışıyorlardı. Ama bugün geri duranların bile artık bu çizgi dışında bir açıklama yapma imkânının kalmadığını kabul ettikleri bir durumla karşı karşıyayız.
Dolayısıyla burada sorun, bazen bize böyle soruyorlar; Türkiye-İsrail arasındaki bir gerilim var mı? Bu gerilim nereye evrilir diye. Sorun Türkiye-İsrail arasındaki gerilim değildir. Sorun İsrail'in dünyanın tamamıyla neredeyse arasında yaşadığı gerilimdir. Sorun İsrail'in ve Netanyahu hükümetinin bölgenin tamamıyla yaşadığı çatışmacı, gerilimci ve soykırımcı politikalardır. Sorun İsrail'in uluslararası hukukun bütün normlarına, kurala dayalı düzenin bütün temellerine ve İnsanlık İttifakı'nın bütün değerlerine yaptığı saldırıdır. Dolayısıyla soykırımcı bir şebekeyle karşı karşıya konulduğumuzun adının konulması gerekmektedir.

"İSRAİL'İN SINIRLARI NERESİDİR?"
Bir diğer konuda şu tabii. Sürekli olarak bu yerleşimci ya da yerleşim yerleri diye birtakım ifadeler kullanılıyor. Daha önce de ifade ettim bunu. Bunlara yerleşimci denmesi, bunu masumlaştıran bir şey. Yerleşimci değil o kişi. Filistinli ailenin toprağını çalan, Filistinli, öz vatanındaki toprağını çalan kişi. Yerleşim demek işgal demek, hırsızlık demek, utanmaz bir ikiyüzlülük demek. Yani bu dilin muhakkak surette değişmesi lazım. Yerleşimci diye bir şey yok. Hırsız diye bir şey var. İşgalci diye bir şey var. Ve bunu giderek dozunu artıran bir şekilde yapıyorlar.
Türkiye'nin buna en güçlü şekilde karşı çıktığı zamanlarda, Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler kürsüsünden defalarca bunu ifade ettiği zamanlarda yeterince ses çıkmıyordu. Ama işte dün de, evvelsi gün de gördünüz, İngiltere ve Avrupa Birliği ülkeleri de benzer doğrultuda açıklamalar yaptılar.
Burada şunu unutmamak gerekir. Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler kürsüsünden sorduğu bir soru var. Haritayı göstererek, 1948'den bu tarafa İsrail'in işgal haritasını göstererek sorduğu soru: İsrail'in sınırları neresidir? Bugün İsrail'in sınırlarının neresi olduğunu bilen yok. Çünkü İsrail bu belirsizlik üzerinden işgal politikasını, yerleşimci adı altında da hırsızlık politikasını sürdürmeye devam ediyor.
Dolayısıyla uluslararası açısından baktığınızda, İsrail'in kendi sınırlarını belli etmemesi bile aslında işte bahsettiği Arz-ı Mevud, dahi David Koridoru'nu kuracağız gibi birtakım ifadelerle çok geniş bir işgal politikasını sürdürmeye çalıştığını gösteriyor.
Dolayısıyla bugün uluslararası toplum, İnsanlık İttifakı sadece Gazze'yi değil, sadece Batı Şeria'yı değil, sadece Doğu Kudüs'ü değil, esasında bütün insanlığı tehdit eden bir şebekeyle karşı karşıyadır. Bu bir ülkenin meselesi, iki ülkenin meselesi ya da sadece bölge ülkelerinin meselesi değil. İnsanlık İttifakı dediğimiz bu değer kümesini savunan bütün insanların meselesi olarak ele alınmalıdır. Şimdi daha utanmazca, daha saldırgan bir aşamaya geçtiler. İsrailliler diyerekten kendilerine, kendilerinin açıkça seçilmiş insanlar olduğunu ifade eden bakanları var. Ondan sonra da Gazze'dekilerin, Filistinli kardeşlerimizin tırnak içinde gönüllü göçünden bahsediyorlar.
Bundan başka bir anlam ifade etmediğini biz biliyoruz. Gönüllü göç, gönüllü sürgün, almak isteyen ülkeler var mı gibisinden yaklaşımlar esasında daha büyük birtakım vahşetlerin estetize edilmesi, üstünün örtülmesine dönük bir yaklaşımdan ibaret. Tabii bütün uluslararası toplumu şu açıdan uyarmak isteriz. Netanyahu ve şebekesinin İsrail'deki seçim yaklaştıkça daha saldırgan olacağı ve daha büyük cinayetlere imza atmaya hazırlandığı görülüyor. Yani bugün ya toplu bir şekilde somut eylemlerle buna karşılık verilecek, bunun durması için bir inisiyatif ortaya koyulacak ya da bu kademe kademe herkesi içine çeken bu vahşet sarmalı büyüyerek yoluna devam edecek.
Nitekim Gazze'ye yaptığını Batı Şeria'ya da yapmak istiyor, Doğu Kudüs'e de yapmak istiyor. Sina'yı, 1967 sınırlarındaki, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti'ni imkânsız hâle getirmek istiyor. Ama daha da kötüsü Lübnan'dan Suriye'ye kadar bu vahşetin boyutlarını devam ettirmesidir. Nitekim Lübnan'da Litani Nehri'ne kadar olan bölgeyi işgal etmiş, binlerce ölü ve binlerce yaralı ortaya çıkmıştır. Suriye'ye dönük saldırıları da aynı istikrarsızlaşma faaliyetinin bir devamıdır. Yani bakın, Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılan açıklamalarda bile İsrail'in Suriye'yi hedef almaya dönük gerekçelerinin tamamen asılsız olduğu, İsrail'in saldırdığı o bölgelerde İsrail'e tehdit teşkil eden herhangi bir unsura rastlanmadığı Amerika Birleşik Devletleri tarafından bile açık bir şekilde ifade ediliyor. Demek ki burada saldırmak için saldıran, insan öldürmek için soykırım yapan, bölgenin istikrarının ve küresel barışın düşmanı olan bir şebekenin faaliyetlerinden başka bir şey yok. Dolayısıyla İsrail kaynaklı sorunlar, Netanyahu hükümeti kaynaklı sorunlar bugün herkesin önünde en ağır problem olarak duruyor.

MEKKE ANLAŞMASI
Bir diğer konu arkadaşlar, Mekke Anlaşması ile ilgili olarak birtakım spekülasyonlar yapılması. Mekke Anlaşması, biz öteden beri şunu savunuyoruz: İçinde olduğumuz güvenlik örgütlerine zıt ya da alternatif güvenlik anlaşmaları yapmıyoruz. İçinde bulunduğumuz güvenlik örgütlerini tamamlayan, bölgesel barışın sağlanması açısından daha pratik, daha işlevsel sonuçlar doğurabilecek yaklaşımlar sergiliyoruz.
Dolayısıyla şu anda Suudi Arabistan ve Pakistan'la birlikte ilk toplantısı da yapılan Mekke Anlaşması aslında bölgedeki devletlerin, komşularımızın, kardeşlerimizin kendi iradeleriyle barışın korunmasına dönük bir inisiyatifin nasıl oluşturulacağına dair bir mikro model olarak ortaya çıkıyor. Tabii ki bundan sonra yeni katılımlar olacaktır. Ama henüz her şey çok yeni. İttifak bölgedeki tabii ki bütün devletlere açık ama prensiplerinin, giriş kurallarının oturması biraz daha zaman alacaktır. Olgunlaştıkça bölge barışına ve küresel barışa katkıda bulunacak, bölgedeki istikrara katkıda bulunacak bir yapı olarak yoluna devam edecektir.
Dolayısıyla bununla ilgili olarak birtakım spekülasyonlar yapılması, yani bu organizasyonlar şu güvenlik örgütünün alternatifi olarak yapılıyor ya da şu kişilere karşı yapılıyor gibisinden birtakım yaklaşımlar değil. Esas olan burada hedef bölge barışının sağlanması ve bölge barışını tehdit eden unsurların bu tehdidinin ortadan kalkması. Esas mesele bölge barışının tehdit edilmesinin önüne geçmesini sağlayacak birtakım dayanışmaların ortaya koyulması.

PISA BAŞARISI
Değerli arkadaşlar, çok güzel bir haber; OECD Eğitim ve Beceriler Direktörü Türkiye'nin PISA başarısına büyük bir övgü ifade ettiler. Millî Eğitim Bakanlığımızın yaptığı açıklamada bu uluslararası öğrenci değerlendirme programı PISA 2025 döngüsünde Türkiye'nin elde ettiği başarıyı tebrik etti.
Tabii burada öğretmenlerimizin, yöneticilerimizin, Millî Eğitim Bakanlığımızın, tüm bu öğrencilerimizin topyekûn olarak aslında dünyada geriye gidilen konularda ileriye dönük olarak bu adımın atılmış olması son derece kıymetli. Bu bakımdan mesela Türkiye'deki öğrenci performansı her üç alanda birden gelişim gösteren ve az sayıdaki örnek gösterilen performanslardan bir tanesi.
Matematik, okuma, fen alanlarında ortalama sonuçların 2022 ile 2025 arasında artması son derece önemli. Burada dünyanın çeşitli yerlerindeki geriye gidişle mukayese edildiğinde bu başarılar çok daha kıymetli.
Tabii ki değerli öğretmenlerimiz, kıymetli öğretmenlerimiz, hocalarımız, tabii ki sevgili öğrencilerimiz, Millî Eğitim Bakanımız, bakanlığımız, bütün yönetici arkadaşlarımız topyekûn olarak Cumhurbaşkanımızın liderliğinde hükümetlerimizin şimdiye kadar eğitim alanında yaptığı yatırımlar, destekler bu şekilde sonuçlarını vermeye devam ediyor.