Çarpıcı raporla yükseköğretimde reform çağrısı: YÖK dönüşmeli, lisansta “3 yıl” kapısı, profesörlükte “süre değil katkı” ihtiyacı!
Enstitü Sosyal'in Türkiye'de yükseköğretim sistemini mercek altına alan kapsamlı raporu, yıllardır akademi kulislerinde dile getirilen yapısal sorunları açık bir reform çağrısına dönüştürdü. Raporda, dört yıllık lisans kalıbının esnetilmesi, rektörlüğün akademisyen tekelinden çıkarılması, akademik yükselmenin kıdeme değil bilimsel katkı ve performansa göre belirlenmesi, YÖK’ün kalite ve verimlilik odaklı yeni bir yapıya kavuşturulması önerildi. Üniversitelerin ise “yayın sayan” değil; patent, proje, girişim, bölgesel kalkınma ve toplumsal etki üreten kurumlara dönüşmesi gerektiği vurgulandı.
Hızlı Özet Göster
- Enstitü Sosyal tarafından hazırlanan rapor, Türkiye'de yükseköğretim sisteminin kalite, araştırma kapasitesi, yönetişim etkinliği ve uluslararasılaşma alanlarında bütüncül bir reforma ihtiyaç duyduğunu ortaya koydu.
- Raporda, üniversite yönetimlerinde ve rektörlük pozisyonlarında akademisyenlerin yanı sıra farklı alanlardan profesyonellerin de görev alabilmesinin önünün açılması önerildi.
- Lisans eğitiminde 180 AKTS'lik 2+1 yıllık formatın uygulanabilmesine imkan tanınması ve diploma değil yetkinlik ölçülmesine dayalı bir modele geçilmesi istendi.
- Akademik yükselme süreçlerinde süre ve yayın sayısı yerine bilimsel katkı, araştırma kapasitesi ve performansın esas alınması gerektiği vurgulandı.
- YÖK'ün Millî Eğitim Bakanlığı, TÜBİTAK ve sektör temsilcilerinin de yer aldığı Yükseköğretim Dönüşüm Koordinasyon Kurulu'na dönüştürülmesi önerildi.
Türkiye'de yükseköğretim sistemi, son yirmi yılda Cumhuriyet tarihinin en önemli büyüme ve yaygınlaşma dönemlerinden birini yaşadı. Üniversite, öğrenci ve akademisyen sayısındaki büyük artış, yükseköğretimi ülkenin beşeri sermaye kapasitesini geliştiren stratejik bir alana dönüştürdü.
Ne var ki bu niceliksel büyümenin sürdürülebilir bilimsel, toplumsal ve ekonomik katma değere dönüşebilmesi için sistemin bugün kalite, verimlilik ve uluslararası rekabet gücü açısından yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Dijitalleşme, yapay zeka, demografik dönüşüm ve bilgi ekonomisinin hızla değişen ihtiyaçları da yükseköğretimde yeni bir reform gündemini zorunlu kılıyor.
Çarpıcı raporla yükseköğretimde reform çağrısı (Fotoğraflar Anadolu Ajansı'ndan alınmıştır)
ENSTİTÜ SOSYAL'DEN KAPSAMLI ANALİZ
İşte bu tabloda, Enstitü Sosyal tarafından hazırlanan "Türkiye'de Yükseköğretim Sisteminin Mevcut Durumu, Yapısal Sorunlar ve Politika Önerileri" başlıklı rapor, sistemin temel yapısal sorunlarını analiz ederek yükseköğretimin geleceğine yönelik stratejik dönüşüm alanlarını ortaya koyuyor.
Raporun bulguları, Türkiye'nin yükseköğretimde kalite, araştırma kapasitesi, yönetişim etkinliği ve uluslararasılaşma alanlarında bütüncül bir reform sürecine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bulgular aynı zamanda ülkenin yeni bir kalite ekosistemi inşa etmesi ve küresel rekabet gücünü artırması için öncelikli politika alanlarına işaret ediyor.
Raporda, Türkiye'nin son yirmi yılda yükseköğretime erişimi büyük ölçüde yaygınlaştırdığı, ancak bundan sonraki ana gündemin "erişimden niteliğe" geçiş olduğu vurgulandı. Bu çerçevede kurumsal farklılaşmaya imkân tanıyan bir yönetişim modeli, performansı önceleyen bir finansman anlayışı ve süreden çok yetkinliğe dayanan bir eğitim yaklaşımının öncelikli hâle geldiği belirtildi.

RAPOR BEŞ ANA BAŞLIKTA HAZIRLANDI
Enstitü Sosyal'in çalışması, yükseköğretim sistemini beş temel başlık altında ele aldı. Raporda, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve Yükseköğretim Kurulunun işleyişine dayanan yönetişim modeli, akademik yükselme ve kadro yapısı, kontenjan ile bölüm/fakülte/üniversite sayıları, lisans eğitiminin süresi ve uluslararasılaşma başlıkları bütüncül biçimde incelendi.
Çalışmada, nicel verilerle nitel verilerin birlikte kullanıldığı karma yöntem tercih edildi. Başta YÖK olmak üzere ulusal ve uluslararası veri tabanlarından elde edilen öğrenci sayıları, akademik kadro dağılımı, mezuniyet oranları, alan bazlı yoğunlaşmalar ve uluslararasılaşma göstergeleri analiz edildi.
Nitel boyutta ise akademisyenler, üniversite yöneticileri, lisansüstü öğrenciler ve politika yapıcılar/uzmanlardan oluşan dört ayrı odak grubuyla 19 Ocak-13 Şubat 2026 tarihleri arasında yuvarlak masa toplantıları gerçekleştirildi. Bu toplantılarda eğitim süreleri, akademik yükseltme, kontenjan ve yönetişim başlıkları masaya yatırıldı.

İŞTE RAPORUN EN ÇARPICI BAŞLIKLARI
Enstitü Sosyal tarafından hazırlanan kapsamlı rapor, Türkiye'nin yükseköğretim sistemini bütün boyutlarıyla mercek altına alarak, akademinin kulislerinde dile getirilen ama yüksek sesle söylenmekten çekinilen tespitleri kamuoyunun önüne taşıdı. "Türkiye'de Yükseköğretim Sisteminin Mevcut Durumu, Yapısal Sorunlar ve Politika Önerileri" başlıklı raporda, "niceliksel büyüme" döneminin tamamlandığı; sistemin artık üniversite ve öğrenci sayısıyla değil nitelik, araştırma kapasitesi ve uluslararası rekabet gücüyle sınanacağı vurgulanıyor.
Rapora göre reformun merkezinde beş temel ilke yer almalı: Kurumsal farklılaşmayı mümkün kılan dengeli yönetişim, liyakat ve performansa dayalı akademik yükseltme, veri temelli kontenjan ve insan kaynağı planlaması, yetkinlik ve öğrenme çıktısına dayalı eğitim süresi optimizasyonu ve Türkiye'nin araştırma kapasitesiyle uluslararası rekabet gücünü artıracak bütüncül bir uluslararasılaşma stratejisi.

'4 YILLIK LİSANS' KALIBI ESNESİN, DİPLOMA DEĞİL YETKİNLİK ÖLÇÜLSÜN
Enstitü Sosyal'in raporundaki en dikkat çeken tespit, on yıllardır değişmeyen lisans kalıbına yönelik. Mevcut "süre ve diploma merkezli" yapının eğitimin asıl amacını gölgede bıraktığı belirtilerek, öğrenme çıktıları ve yetkinlik temelli bir modele geçilmesi öneriliyor.
Rapor bu noktada cesur bir adım atıyor: Üniversitelere özerklik tanınarak, eğitimle deneyimi birleştirebilecek bölümlerde lisans süresinin 180 AKTS, yani 2+1 yıllık formatta uygulanabilmesinin önünün açılması isteniyor.
Türkiye'de yerleşik standardın 240 AKTS ve dört yıl olduğu düşünüldüğünde bu, lisans süresine ilişkin uzun süredir kapalı tutulan bir tartışmayı yeniden masaya getiriyor. Raporda, Bologna sisteminde lisans eğitiminin 180-240 AKTS aralığında tanımlandığı, Türkiye'de ise 240 AKTS ve 4 yılın fiilî norm hâline geldiği vurgulanıyor.
Rapora göre "Lisans eğitimi, ortaöğretime dayalı, en az 180 AKTS'lik programdır" ifadesi, üç yıla imkan tanıyarak Bologna ile uyumu sağlayabilir, üniversiteyi hızlandırabilir ve yüksek lisansı gerçek uzmanlık aşamasına dönüştürebilir. Ancak bu dönüşümün yalnızca üniversite düzeyinde değil, ortaöğretim sistemiyle birlikte ele alınması gerektiği belirtiliyor.
Rapor ayrıca eğitim süresi tasarımının alan bazlı yürütülmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Özellikle uygulamalı disiplinlerde kalite riski doğuracak takvim sıkıştırmalarından kaçınılması, öğrencilerin derslerin yanında staj, deneyim programları ve sosyal girişimcilik çalışmalarıyla desteklenmesi öneriliyor.

REKTÖRLÜK 'AKADEMİSYEN TEKELİ'NDEN ÇIKMALI YÖK YENİDEN YAPILANMALI
Raporun yönetişim bölümü, sistemin omurgasına dokunuyor. 1981'den bu yana yürürlükte olan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun sadeleştirilip güncellenmesi istenirken, asıl çarpıcı öneri rektörlük makamına ilişkin: Üniversite yönetimlerinde ve rektörlük pozisyonlarında, objektif göstergelere dayanmak kaydıyla farklı alanlardan profesyonellerin de görev alabilmesinin önü açılmalı. Enstitü Sosyal'in bu önerisi, rektörlüğün geleneksel akademik kariyer tekelinden çıkarılması anlamına geliyor.
Raporda, rektör atamaları için objektif değerlendirme kriterleri getirilmesi ve rektörlerin yönetsel performanslarının düzenli göstergelerle ölçülmesi gerektiği de vurgulanıyor. Rektör, rektör yardımcıları ve genel sekreterlerin belirlenmesinde yalnızca akademik alanın değil, Türkiye'nin yüksek potansiyelli sektörlerinden yetişmiş liderlik deneyiminin de dikkate alınması öneriliyor.
Rapor, çatı kurum YÖK için de yapısal bir dönüşüm reçetesi sunuyor. Buna göre YÖK'ün, Millî Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, TÜBİTAK ve sektör temsilcilerinin de yer aldığı "Yükseköğretim Dönüşüm Koordinasyon Kurulu"na dönüşmesi öneriliyor.
Bu yapının, üniversiteler üzerinde merkezi bir onay ve denetim mercii olmaktan çıkarak kalite, verimlilik, stratejik planlama ve koordinasyon odaklı bir modele evrilmesi gerektiği belirtiliyor. Raporda, regülasyon şişkinliği ve yoğun bürokrasiye dayanan onay-kontrol anlayışının akademik süreçleri yavaşlattığı, günümüz rekabet ortamında daha hızlı ve esnek bir yapıya ihtiyaç duyulduğu ifade ediliyor.

HER ÜNİVERSİTE AYNI OLMASIN: MİSYON FARKLILAŞMASI ÇAĞRISI
Rapor, Türkiye'deki üniversitelerin tek tip bir modelde sıkışmasını da temel sorunlardan biri olarak işaret ediyor. Buna göre üniversiteler misyon farklılaşmasına giderek çeşitlenmeli; araştırma, eğitim, bölgesel kalkınma ve girişimcilik odaklı farklı üniversite modelleri oluşturulmalı.
Enstitü Sosyal, bunun kağıt üzerinde kalmaması için kontenjan, kadro ve finansman politikalarının da her kurumun misyonuna göre şekillendirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Raporda, mevcut misyon farklılaşması girişimlerinin katma değerinin henüz yeterince ortaya konulamadığına dikkat çekiliyor. Araştırma desteği verilen veya bölgesel kalkınma odaklı olarak tanımlanan üniversitelerin performanslarının daha etkin ve kanıta dayalı şekilde izlenmesi gerektiği belirtiliyor.
Bu kapsamda araştırma üniversiteleri, eğitim odaklı üniversiteler, bölgesel kalkınma üniversiteleri ve vakıf üniversiteleri için farklılaşmış misyonlar tanımlanması; her kurumun güçlü yönlerine göre uzmanlaşmasının teşvik edilmesi öneriliyor.

SÜRE ODAKLI PROFESÖR OLUNMASIN
Akademik insan kaynağına ilişkin tespitler de en az diğerleri kadar önemli. Rapor, profesörlük ve doçentlik süreçlerinde zamanın değil bilimsel katkının esas alınması gerektiğini söylüyor. Tek tip akademik kariyer yerine eğitim, araştırma, uygulama/sanayi ve girişimcilik odaklı farklı kariyer yolları açılması; doktoranın akademik kalitenin "filtresi" olarak yeniden yapılandırılması ve doktora sonrası araştırma pozisyonlarının artırılması isteniyor.
Raporda, profesörlüğe yükselme süreçlerinin yalnızca zamanın geçmesine bağlı bir ilerleme hattına dönüşmesinin, yükseköğretimde öncelikle düzenlenmesi gereken sorunlardan biri olduğu vurgulanıyor. Akademide ücretlerin düşük olması ve kariyer kademeleri arasındaki maaş farkının sınırlı kalması da akademik yükselmenin finansal motivasyonunu zayıflatan unsurlar arasında gösteriliyor.
Üniversitelerdeki durağanlığın önüne geçmek için eğitim, araştırma, mentörlük, kurumsal sorumluluk ve toplumsal etki boyutlarını birlikte değerlendiren bir "Akademik Katkı ve Gelişim Sistemi"nin hayata geçirilmesi öneriliyor.
Raporda, YÖK ve üniversitelerde klasik personel yönetimi anlayışından stratejik akademik insan kaynakları yönetimine geçilmesi gerektiği de belirtiliyor. Personel dairelerinin evrak, sicil, maaş ve izin merkezli yapıdan çıkarılarak insan kaynakları analitiği, dijital İK, yetenek yönetimi ve performans değerlendirme kapasitesi kazanması gerektiği ifade ediliyor.

DOKTORA AKADEMİNİN KALİTE FİLTRESİ OLMALI
Rapor, yükseköğretim reformunun doktora kapasitesini merkeze almadan sürdürülebilir bir dönüşüm sağlayamayacağını vurguluyor. Akademik kadro yapısındaki dengesizlikler ve yükseltme sistemindeki sorunların, doktora sürecinin niteliğiyle doğrudan ilişkili olduğu belirtiliyor.
Bu nedenle doktora eğitiminin yalnızca nicelik açısından değil, nitelik açısından da yeniden ele alınması gerektiği ifade ediliyor. Doktora eğitiminin akademik insan kaynağının üretildiği temel aşama olduğu, sistemin uzun vadeli kalitesinin de bu mekanizmanın niteliğine bağlı bulunduğu kaydediliyor.
Raporda, doktora ve doktora sonrası araştırmacılar için barınma, araştırma fonu ve kariyer güvencesi gibi destek mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiği de vurgulanıyor. Teşvik ikliminin yalnızca unvanla değil, çalışma koşullarıyla da şekillendiğine dikkat çekiliyor.

'YAYIN SAYAN DEĞİL ETKİ ÜRETEN ÜNİVERSİTE'
Raporun araştırma vizyonu, Türk akademisinin alışkanlıklarına yönelik ezber bozan mesajlar taşıyor. Yıllardır akademik üretimin merkezine yerleşen yayın sayısı odaklı modelin terk edilmesi; bunun yerine patent, prototip, girişim ve toplumsal etki odaklı bir üretime geçilmesi öneriliyor.
Rapora göre üniversitelerde araştırmaların önemli bir kısmı makale üretimiyle sınırlı kalıyor; bu çalışmaların patent, prototip, girişim ve bölgesel kalkınmaya dönüşme kapasitesi zayıf kalıyor. Uluslararası yayın performanslarında ise hâlen yılda öğretim üyesi başına düşen yayın sayısının 1'in altında seyrettiği belirtiliyor.
Araştırma üniversitelerinde ders yüklerinin azaltılarak akademisyene gerçek araştırma zamanı tanınması, üniversitelerin uluslararası yayın, proje ve girişim kapasitelerinin güçlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Raporda, araştırma üniversitelerinde ders yükü planlamasının diğer kurumlardan farklılaştırılmasının bir ayrıcalık değil, işlevsel bir zorunluluk haline geldiği vurgulanıyor.

FİNANSMAN 'ÖĞRENCİ BAŞINA' DEĞİL KALİTEYE GÖRE
Finansman modeline yönelik tespit, mevcut sistemin zayıf karnını işaret ediyor: Üniversitelere kaynak yalnızca öğrenci sayısına göre değil; araştırma, toplumsal etki ve kalite göstergelerine göre dağıtılmalı.
Raporda, mevcut finansman teşviklerinin doğru yapılandırılmadığı; üniversitelere performans ve etki yerine öğrenci sayısı, bina ve kadro üzerinden büyüme ve destek sağlandığı belirtiliyor. Üniversitelerin alternatif gelir üretme kapasitelerinin güçlendirilmesi ve akademisyen maaş ile teşviklerinin, çalışılan şehrin ekonomik koşullarına göre iyileştirilmesi öneriliyor.
Finansman modellerinin üniversitelerin akademik ve sosyal katma değer üretme kapasitesine göre çeşitlendirilmesi, kurumlara kendi finansal modellerini geliştirebilecek imkanların sağlanması gerektiği ifade ediliyor.

YAPAY ZEKA ÇAĞINA HAZIRLIKSIZ YAKALANMIŞ BİR SİSTEM
Enstitü Sosyal'in raporu, belki de en güncel uyarısını yapay zeka başlığında yapıyor. Mevcut akademik dürüstlük ve değerlendirme sistemlerinin yapay zekâ karşısında yeniden tasarlanması gerektiği belirtiliyor; doçentlik ve yükseltme süreçlerinde sözlü değerlendirme ve araştırma portfolyosu uygulamalarının geliştirilmesi, ayrıca yerli akademik veri ve yapay zekâ altyapılarının kurulması isteniyor.
Rapora göre yapay zekâ çağında doçentlik sisteminin temel sorunu artık metin üretmenin zorlaşması değil; özgün düşünceyi, araştırma yetkinliğini ve bilimsel katkıyı ayırt edebilmek olacak. Bu nedenle çözümün yapay zekayı yasaklamak değil, değerlendirme sistemini yeniden tasarlamak olduğu belirtiliyor.
Üretken yapay zekânın ödev, sınav ve çıktı odaklı değerlendirme yöntemlerinin güvenilirliğini azalttığına dikkat çekilen raporda, öğrenme çıktısından çok öğrenme sürecinin değerlendirildiği yeni bir akademik dürüstlük anlayışına ihtiyaç olduğu ifade ediliyor.
Raporda ayrıca akademik verilerin yabancı platformlarda işlenmesi ve yerli yapay zeka altyapılarının yetersizliği, yükseköğretim açısından bir "dijital egemenlik" sorunu olarak tanımlanıyor. Veri güvenliği ve teknolojik bağımsızlığın, akademik gelişmeler kadar stratejik öneme sahip olduğu vurgulanıyor.

ULUSLARARASI ÖĞRENCİ BİR 'MALİYET' DEĞİL EKONOMİK DEĞER
Rapor, uluslararasılaşmayı yeni bir çerçeveye oturtuyor: Uluslararası öğrenci, akademisyen ve yayın hedeflerinin yeniden belirlenmesi; akademisyen istihdamında uluslararası hareketliliğin teşvik edilmesi; lisansüstü düzeyde uluslararası öğrenci oranlarının yükseltilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Raporda, YÖK'ün Yükseköğretimde Uluslararasılaşma Strateji Belgesi 2024-2028 kapsamında 2025 yılı için uluslararası öğrenci sayısında yüzde 6,1'lik artış hedeflendiği, ancak gerçekleşmenin yüzde 0,2'de kaldığı belirtildi. Uluslararası akademisyenlerin toplam akademisyenler içindeki oranının ise yüzde 1,57 olduğu, bu oranın devlet üniversitelerinde yabancı uyruklu akademisyen istihdamı için öngörülen yüzde 2'lik üst sınıra henüz ulaşamadığı ifade edildi.
Uluslararası eğitim alanının sektörel ve ekonomik katma değer mantığıyla yönetilmesi, öğrencilerde kaynak ülke çeşitliliğinin artırılması ve Türkiye'nin küresel yükseköğretim sisteminde lider ülkelerden biri hâline gelebilmesi için öğrenci, akademisyen ve yayın sayılarında uluslararasılaşmayı artıran bütüncül bir strateji benimsenmesi öneriliyor.
Raporda ayrıca Türkiye'nin yükseköğretimde uluslararasılaşma stratejilerinin, ortaöğretimde MEB müfredatı ile uluslararası programları başarıyla tamamlayan öğrencileri de kapsaması gerektiği belirtiliyor.

HER ŞEY ÖLÇÜLECEK: GERÇEK ZAMANLI VERİ SİSTEMİ
Rapor son olarak, tüm bu dönüşümün veriyle yönetilmesini istiyor. Kontenjanların mezun istihdamı ve sektör ihtiyaçlarıyla ilişkilendirilmesi, rektör performansının ve kurumsal kalitenin düzenli olarak ölçülmesi, ayrıca tüm sistem için gerçek zamanlı veri izleme ve karar destek mekanizmalarının kurulması öneriliyor.
Kontenjanların, mezun izleme mekanizmalarıyla elde edilen istihdam durumu, alan uyumu ve kariyer geçişi verilerine göre belirlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu planlamanın sanayi ve iş dünyasıyla koordinasyon içinde yapılması isteniyor.
Raporda, diploma değerinin korunmasının yalnızca kontenjan artırılması ya da azaltılmasıyla sağlanamayacağı; asıl ihtiyacın program açma kriterlerinin güçlendirilmesi, alan bazlı planlama yapılması ve kalite güvencesi mekanizmalarının etkin işletilmesi olduğu belirtiliyor.
Akademisyenlerin emeklilik yaş sınırlarına ilişkin değerlendirmelerin de fakültelerin ihtiyaçlarına göre yapılması gerektiği ifade ediliyor. Topyekûn kararlardan uzak durulması ve emeklilik sonrası deneyimli akademisyenlerin üniversiteye katkı sunabileceği modeller geliştirilmesi öneriliyor.
Enstitü Sosyal raporu, bütün bu tespitleri tek bir tez etrafında topluyor: Türkiye yükseköğretimde büyüme aşamasını tamamladı; sıradaki sınav, bu büyüklüğü bilimsel, toplumsal ve ekonomik katma değere dönüştürebilecek bir kalite ekosistemi kurup kuramayacağı.
Rapora göre önümüzdeki dönemde yükseköğretim politikalarının temel önceliği, niceliksel optimizasyon sağlanarak eğitim kalitesini, araştırma performansını ve uluslararası rekabet gücünü artıracak bütüncül bir kalite ekosistemi inşa etmek olmalı.

SONUÇ: BEŞ YIL KRİTİK EŞİK
Raporda, Türkiye'de yükseköğretim sisteminin son yirmi yılda önemli bir niceliksel büyüme yaşadığı ancak bu genişlemenin kalite güvencesi, kurumsal farklılaşma ve performans kültürüyle yeterince desteklenemediği belirtildi.
Çalışmaya göre yükseköğretimde kalıcı dönüşüm, tekil ve sembolik düzenlemelerle sağlanamaz. Reformun merkezinde; dengeli yönetişim modeli, liyakat ve performansa dayalı akademik yükseltme sistemi, veri temelli kontenjan planlaması, yetkinlik odaklı eğitim modeli ve bütüncül uluslararasılaşma stratejisi yer almalı.
Raporda, sayıları 208'e ulaşan yükseköğretim kurumlarının tek tip ve merkeziyetçi bir yönetim modeliyle ele alınmasının sistemin esnekliğini sınırladığı vurgulandı. Bu nedenle 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun sadeleştirilmesi, YÖK'ün kalite ve verimlilik odaklı bir koordinasyon yapısına dönüştürülmesi önerildi.
Üniversite yönetimlerinde akademik meşruiyet ile profesyonel yönetişim arasında denge kurulması gerektiği belirtilen raporda, rektör, rektör yardımcısı ve genel sekreter gibi görevlerde akademi dışından profesyonellerin de rol alabileceği ifade edildi.
Akademik yükselme süreçlerinde ise yayın sayısı ve süre odaklı yaklaşım yerine bilimsel yetkinlik, özgün katkı, araştırma kapasitesi ve performansın esas alınması gerektiği vurgulandı. Yapay zekâ çağında doçentlik başta olmak üzere değerlendirme sistemlerinin sözlü savunma, araştırma portfolyosu ve şeffaf ölçütlerle yeniden tasarlanması istendi.
Raporda doktora eğitiminin akademik insan kaynağı için temel kalite filtresi olarak yapılandırılması gerektiği belirtildi. Doktora öğrencileri ve doktora sonrası araştırmacılar için mali destek, araştırma altyapısı ve kariyer güvencesinin güçlendirilmesi önerildi.
Kontenjan ve fakülte planlamasında ise diploma değerinin korunması için yalnızca sayı azaltma ya da artırma yönteminin yeterli olmadığı; programların niteliği, mezunların yeterlilikleri ve iş gücü piyasasındaki karşılığının esas alınması gerektiği ifade edildi.
Sonuç bölümünde, yapay zeka çağında üniversitelerin yalnızca bilgi üreten değil; bilgiyi doğrulayan, anlamlandıran ve toplumsal değere dönüştüren kurumlar haline gelmesi gerektiği vurgulandı.
Rapora göre önümüzdeki beş yıl, Türkiye'nin yükseköğretimde niceliksel büyümeden niteliksel derinleşmeye geçmesi için kritik bir fırsat penceresi olacak.
Bilal Erdoğan'dan gençlere özel tavsiyeler
Türkiye'de ulaşımda dev hamleler