Yumuşak güç

Bu kavram maalesef Türkiye'de çok yanlış anlaşıldı ve kötü tartışıldı. Asıl itibariyle teorik olmayan ve somut Amerika örneğinden türetilmişti. Önüne arkasına bakılmadan Türkiye'ye de yapıştırılmaya çalışıldı. Hâlbuki kavramın mucidi Joseph Nye bile bu kadar önemsemedi. Kısa bir süre içinde "akıllı güç" kavramına geçiş yaptı. Sonra bunun da ne yeri ne zamanı olmadığı ortaya çıktı.
Teorik çevrelerce anılmaz hale geldi. Ancak Türkiye'de hala çok kullanılıyor bu demode kavram.
Hâlbuki bu kavram Türkiye'ye uymaz. Uysa bile işe yaramaz.
İşe yaramasını bir kenara bırakın zarar verir. Devletin gücünün abartılmasına ve köpürtülmesine neden olur. Hem devlette hem rakiplerinde algı yanılgıları üretir.
Gerçeklikten kopartır. Düşmanlar üretir.
Gerektiğinde de işe yaramaz.
Nye yumuşak güç kavramını kullanırken aklında Amerika vardı. Tek süpergüç olan Amerika uluslararası sistemde değer, kültür ve rıza üretebilen en etkili aktördür. Uluslararası kurumlar üzerinde de ciddi kontrol sahibidir. Yani sert gücüne başvurmadan işlerini daha ucuz olan değerlerle halledebilir. Böyle ifade edildiğinde sorunsuzmuş gibi duran kavram aslında Amerika için bile nadiren işledi. Herkes Amerika'nın ürettiği liberal değerler dünyasında var olup o değerler içinde hareket ediyor olabilir ama kritik meselelerin hiçbirinde hiçbir aktör Amerika'nın önemli taleplerine sırf yumuşak gücü nedeniyle razı olmaz.
Ne kadar yumuşak güç unsuru kullansa da Kuzey Kore'yi nükleer arayışından caydıramaz.
Amerika'nın yumuşak gücü sert gücünün bir sonucu olarak kabul edilir.
Yani Amerika'nın sahip olduğu yüksek askeri ve ekonomik kapasite aynı zamanda Amerika'nın iyi üniversiteler kurmasını sağlar. Hollywood endüstrisini üretir.
Yani Amerika'nın yumuşak gücü denilen şey, sert gücünden bağımsız değildir.
Onun doğrudan sonucudur. Ve büyük oranda uluslararası kamuoyunu yönetme kapasitesiyle ilişkilidir.
Öte yandan Türkiye gibi bölgesel aktörlerin üniversitelerde bilgi üretme kapasitesi veya iyi film çekebilme şansı mukayeseli olarak düşük olur.
Birisi Baba, Schindler'in Listesi, Yüzüklerin Efendisi, Dövüş Kulübü ve daha binlercesini üretirken, diğeri Kurtlar Vadisi veya Muhteşem Yüzyıl üretebilir.
Bu dizilerin de Arap ülkelerinde çok seyredilmesine rağmen doğru bir imaj ve prestij ürettikleri ciddi tartışma konusu. Bu nedenle de burada üretilen değerlerin ikna şansı çok daha düşüktür.
Bunu söylediğimde birileri bana "iyi de ne zararı var" diye soruyor.
"Türkiye'nin arabulucu rolü oynaması kötü mü?" "Prestij artırmanın ne zararı olacak" diyor.
Çok zararı olur. Prestij denilen şey kendi başına hiçbir anlam ifade etmez. Prestij karın doyurmaz. Somut artı değer üretmez.
Aksine güç, güvenlik ve zenginlik gibi materyal kaynaklar yerine prestij gibi soyut şeyler biriktirmeye kalkmanın maliyeti vardır. Bir fırsat maliyeti yaratır.
Yani enerjinizi daha üretken alanlara yönlendirmek varken, kısır bir alana yönlendirerek israf etmiş olursunuz. Patinaj yaparsınız. İki prestij biriktirmek gereksiz rakip yaratmak anlamına gelir. Mesela uzak bir coğrafyada yaptığınız reklam ve kamu diplomasisi somut bir kazanç üretmediği gibi orada mücadele veren diğer aktörlerin de nefretini kazanmanıza neden olur. Aslında güç ve zenginlik biriktirmek de rakip yaratır fakat bu iki unsur aynı zamanda rakiplerle mücadelede işe kullanışlıdır. Ama prestij rakiplerle mücadelede tamamıyla kullanışsızdır.
Patinaj düşman toplar. Güç üretmez.
Uçak gemisi üretebilecek kapasiteniz yoksa bilgi ve değer üretiminiz zayıf demektir. O zaman Latin Amerika'da üreteceğiniz kamu diplomasisi kalitesiz olur.
Kalitesiz diplomasi prestij üretemez. Prestij her zaman nüfuza tahvil edilemez. Nüfuz kritik konularda işlemez. Prestij üretimi rakipleri provoke eder. Rakipler Latin Amerika'da elde etmeye çalıştığınız somut kazançlara saldırır. Uçak geminiz yoksa bu yatırımları koruyamazsınız. Rakipler sadece Latin Amerika'daki yatırımlara saldırmakla kalmaz ülkenizin ulusal güvenliğini de hedef alır. Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olursunuz.
  • ve ya