Taşradan gelen bu arkadaşlarımın birbirlerine oldukça bağlı olduklarını fark ettim. Ben İstanbul'dan sonra Ankara'ya uyum sağlamaya, yeni dahil olduğum bu sosyal ortamda tutunmaya çalışırken onlar hep bir aradaydılar. Kayseri'den Ankara'ya gelirken valizlerinde sadece annelerinin koyduğu erzaklar yoktu; sosyal çevrelerini de getirmişlerdi. Dikkatimi çeken bir başka husus ise bu arkadaşların atılganlıklarıydı.
Her kulübe giriyor, her toplantıya katılıyor bitmek tükenmek bilmeyen bir azimle her yere yetişiyorlardı. Taşradan gelenlerin tutunmaya dair bu azim ve mecburiyetleri üzerine akademik çalışmaları henüz okumamıştım ama gözümle görmüştüm.
Her ODTÜ'lü gibi biz de kendimizi öteki ile yani Boğaziçi ile mukayese ediyorduk. Mukayeseye hocalarımız da dahil oluyordu; "Boğaziçi Sosyoloji'nin puanı bizimkinden yüksekti ama onlar daha az öğrenci aldıkları için taban puanları yüksek oluyordu. ODTÜ de o kadar az öğrenci alsa bizim taban puanımız daha yüksek olurdu. Hem zaten Boğaziçi Sosyoloji Amerikancıydı, piyasacıydı. Bizim bölümün bir geleneği, duruşu vardı". Hocalarımızın önemli bir kısmının Avrupa'da aynı üniversitelerde doktora yaptığını fark edince şaşırmıştım.
Tesadüf olamayacak kadar önemli bir örtüşme. Sosyoloji bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Sonraları Boğaziçi Sosyoloji'nin Amerikancı, ODTÜ'nünse gelenek ve duruş sahibi olmasının ne demek olduğunu anladım. Bizim hocalar doktora eğitimi aldıkları yıllarda saplanıp kalmışlardı. O zamanlarda Avrupa sosyal bilimlerine hakim olan neo- Marxist tartışmalardan bir adım öteye gidemiyorlardı. Neo-Marxism onlara her şeyi eleştirme imkanı veriyordu;
Marxistleri bile. Her şeyi eleştirip, hiçbir şey yapmama hatta yayın bile yapmama konforu. Ne de olsa yayın yapmak da piyasacı bir dayatmaydı.
Sonra anladım ki Boğaziçi'deki hocaların uluslararası indeksli dergilerde yayın yapması onları Amerikancı ve piyasacı yapıyordu. Sosyolojinin öğrettikleri henüz bitmedi. Sonra Boğaziçi'ndeki hocaların yayın yaptıkları dergilere bir bakayım dedim. Orada da tesadüfle açıklanamayacak bir yoğunlaşma dikkat çekiyordu. Hocaların yayınları 3-4 dergi etrafında toplanıyordu.
Üstelik konular da neredeyse tamamen aynı. Aralarında Türkiye dışında bir başka ülkenin uzmanı yoktu. Hepsi aynı dergilerde, aynı konularda, aynı perspektifle ve neredeyse aynı cümlelerle yayın yapıyorlardı. Tesadüf olmadığına emindim çünkü artık ağ (network) analizi yapmayı öğrenmiştim. Ama ağın da ötesinde bir cemaatleşme hatta mafyalaşma ile karşı karşıya kaldım.
Sonra ben de lisansüstü eğitim için Avrupa'ya gittim. Hollanda'da dünyanın en "gelenekli" ve saygın üniversitelerinden birinde yüksek lisans ve doktora yaptım.
O işlere pek meraklı değilim. Onun için sadece bir kez baktım; üniversitem Boğaziçi'nin giremediği dünyanın ilk yüz üniversitesi sıralamasında yüksek basamaklardaydı. Doktora eğitimim devam ederken prestijli üniversite yayınevlerinden birinden İngilizce kitabım yayınlandı. Doktoram bitip Türkiye'ye döndüğümde ülkedeki her üniversitede hocalık yapacak kadar iyi bir CV'im vardı.
Ama hiç heveslenmedim. Çünkü o CV'yi yaparken sosyoloji bana çok şey öğretti.
Hayatımın her döneminde "tesadüf" olarak açıklanamayacak o ilişkiler odağına deyip dokunmamaya azami gayret gösterdim. Hocalarımdan sosyoloji namına bir şeyler öğrendim. Ama onların üzerime boca etmeye çalıştıkları batıcı, kendinden nefret eden kimlikten sakınmak için çok çabaladım. O taraftan gelecek bir takdirin aslında ne demek olduğunu gayet iyi bildiğim için hiç heveslisi olmadım. Bana "sen de muhafazakarsın ama onlar gibi değilsin" dediklerinde gülerek "yanılıyorsunuz tam da onlar gibiyim" dedim.
Tabii ki bu yazıyı kendi hikayemi anlatmak için yazmadım; gelelim bizim Kayserililer'e. Aralarından birisi çok zaman geçmeden top sakal bıraktı. FETÖ'cü oldu; aklınca tedbir yapıyordu. Diğerleri de FETÖ'cü olan arkadaşlarının bağlamından kopartarak kullandığı ifade ile "ehl-i dünya" oldular. Beyaz yakalı, plaza hayatı yaşıyorlar. Şimdi Boğaziçi meselesi gündemde ya; rektör ataması, LGBT, PKK, İslamiyet'e yapılan saygısızlıklar...
Esas mesele bizim Kayserili çocuklar...