Türkiye'ye bugüne kadar Hagi'den Alex'e, Drogba'dan Sneijder'e kadar çok büyük dünya yıldızları geldi, geçti. Hepsi çok sevildi, kupalar kaldırdı. Fakat Icardi'nin durumu bambaşkaydı. O, sadece bir golcü değildi; o, Galatasaray tribünlerinin ruh ikiziydi. Simge'nin
"Aşkın Olayım" melodisi Rams Park'ta her yükseldiğinde, sahada sadece bir gol sevinci yaşanmıyordu; bir aidiyet manifestosu yazılıyordu. Sokaklarda saçını sarıya boyatan küçük çocuklardan, onun ikonik sevincini taklit eden her yaştan taraftara kadar Icardi, bu coğrafyada sosyolojik bir fenomene dönüştü. Futbolun sert, gergin dünyasına tebessüm ettiren bir hikaye bıraktı. Gazeteci gözüyle baktığımızda, Icardi'yi
"efsane" mertebesine yükselten şey sadece bu sevgi seli değildi. O, en zor anlarda sorumluluk almaktan kaçınmayan gerçek bir liderdi. Derbi maçlarının havasını kokladığı an, adeta başka bir kimliğe bürünürdü. Attığı o kritik goller, Galatasaray'ın kazandığı şampiyonlukların en sağlam çimentosuydu. Takım ne zaman zora düşse, Icardi'nin ceza sahasındaki o soğukkanlı, adeta zamanı durduran dokunuşları kilidi açmaya yetti. Her güzel hikayenin bir sonu vardır ve endüstriyel futbolun acımasız kuralları bazen bu vedaları zorunlu kılar. Evet, Icardi artık kulübün kapısından içeri girmeyecek. Başka renklerin başarısı için ter dökecek. Ancak Galatasaray taraftarı için o, her zaman sarı saçları, kollarını iki yana açtığı o efsane duruşu ve Ali Sami Yen semalarında yankılanan melodisiyle hatırlanacak. Özetle Türk futbolundan çok özel, çok tutkulu bir
"9 numara" geçti. Giderken arkasında sadece kupalar ve gol krallıkları değil; hiç susmayacak, nesiller boyu söylenecek bir şarkı bıraktı.