Düşkün bir ihtiyar şimdi.
Göçemeyen kuşlara benziyor, kanadı kırık, zorunlu ikamet eden.
Bir yalnızlık gölgesi, kendi sonsuzluğunun bekçisi.
Avuçlarında sakladığı umutları bilirim.
Çocuktum o zamanlar, kitap gibi okudum, film gibi izledim onu.
Hep kendi sıcaklığında zannederdi insanları. Asaletini bırakırdı nefes aldığı her yere.
Bin bereket getirirdi, bir buğday tanesinden.
Gençliğinde bir kızın yeşil gözlerinde gizlenirdi. İzlenirdi akşamları, duvarlara yazdığı şiirler için.
Kaç kez kurşun yedi de, inadına sevdi.
Hiç köşe dönmedi, hep dikine giden berrak bir ırmaktı.
Yasak kitaplarını yakmadı diye onu yaktılar.
Ayakta tutamadı düşüncelerinin heykelini.
Üzerine çullandılar bir gece yarısı, taşlı, sopalı, muştalı.
Hem onu, hem geleceğini yıktılar.
Adıyla anılan bir yürüyüşü vardı, insanın içine işleyen hüzünlü bir gülüşü.
Dostlarına şiirler bıraktı, bana hikayesini.
Korkaklara göre sabıkalı düşünceler bıraktı, oysa ne ekmek çaldı, ne emek. "Yapraklar eksilince ağaçlar ölmüyor" der, bıraktığı yerden başlardı hayata.
Sokak lambaları kar tutunca, el feneriyle aydınlatırdı sokağımızı.
İlk tanıdığımda dağ gibiydi, şimdi mahallenin delisi diyorlar.
Kendisinden uzaklaşan kalabalıkların içinde, yalnızlığına ağlıyor gizli gizli.
Her gün içten içe çürüyor.
Can çekişen bir atın kurşun beklemesi gibi, gözlerimin içine bakıyor zaman zaman... İzledikçe kahroluyorum.
İnsanlar ne bilsin ondaki yüreği, ne bilsin ondaki bükülmez bileği.
Yaşlı yüz hatlarında kaç gemi battı, o biliyor.
Onun hikayesini de sadece ben biliyorum.