Cemaat yeni bir hamle yapacaktır

Sabah Gazetesi yazarları Türkiye'de gündemi derinden sarsan 17 Aralık Operasyonu'nun perde arkasını araladı. Cemaat'in yeni bir hamle hazırlığında olduğunu dile getiren yazarlar bu konuda yeni gelişmelerin yaşanabileceğine dikkat çekti.

Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:
Cemaat yeni bir hamle yapacaktır
ENGİN ARDIÇ: "MIZMIZ LİBERALLER"İN "HİZMET"İ...

Peki, cemaat diyelim ki amacına ulaştı, yıprattı yıprattı hükümeti devirdi... Erdoğan'ın yerine koyacakları bir isim yoktur.
Onu bırakın, İsrail'e boyun eğecek, İran'la ilişkileri kesecek, Çin'den aldığı silahları geri verecek, Esad'la barışacak, Mısır darbesini onaylayacak, yani Amerika'yı her bakımdan memnun edecek bir adam yoktur. Fethullah Gülen herhalde "gönüllü sürgününden" gelip başbakan olacak değildir. "O cenahta" tabii...
CHP gelse bunların hepsini hemen yapar. Bayıla bayıla yapar.
Lakin CHP'nin ya da başka bir muhalefet partisinin seçim kazanması da sözkonusu değil...
Öyleyse bunlar hangi ateşle oynadıklarının farkındalar mı?
Ne istiyor Hocafendi? "Tayyip'siz AKP" istiyor, bunun olabileceğini mi düşünüyor? Başbakanın Çankaya'ya çıkarak "pasifize" olmasını istiyorsa ona bu kadar saldırarak bu yolu rahatlatacağını mı sanıyor?
Yoksa bir CHP iktidarı mı istiyor?
CHP içindeki ulusalcı kanat onlara öylesine bir temizlik operasyonu uygular ki feleklerini şaşırırlar...
Hani utanmasalar, elli yıldır destekledikleri "Demirel'i isteriz" diyecekler ama en şabalak dinci bile Demirel'in doksanına geldiğinin farkında. Herhalde "Hüsamettin Cindoruk" falan diyerek kargaları da güldürmeyeceklerdir.
Öyleyse nereye varmaya çalışıyor bu adamlar?
Yoksa mesele bu kadar rasyonel, bu kadar Avrupai değil de alt tarafı alaturka bir intikam hamlesi mi sözkonusu? "Kendi bindiği dal" meselini bir daha okusunlar. Ve de bir an önce barışmaya baksınlar, geri dönüşü olmayan nokta aşılmadıysa.
Tayyip'i devireyim derken gene merdiven altına süpürülme tehlikesi mevcuttur.
Bu süpürgenin sapını gene Kemalist bürokrasi eline alırsa da biz buna ağzımızla gülmeyiz.
Benim en çok şaştığım da, önceleri desteklerken iki yıldır başbakana ölümüne düşman kesilen "mızmız liberaller"...
Yok, bu mesele Ahmet Altan'ın aşırı şişik egosuyla, babasına karşı duyduğu kompleksle falan açıklanacak kadar basit değil.
Taksim ayaklanmasında kendini İspanya İç Savaşı romantizmine kaptırıp "no pasaran" diye enayi yazıları yazmakla da açıklanacak kadar düz değil. Nefret büyük boyutlarda ama mesele nefret kadar ilkel değil.
En sert, en vahşi muhalefeti yapar oldular. Diğer muhalif gazeteler bunların yanında Ayşegül Dergisi gibi kaldı.
Kime çalışıyor bunlar? Neye "hizmet" ediyorlar?
Bu şaşkınların hemen hepsi ateisttir, nasıl oldu da Fethullahçı kesildiler?
Hemen hepsi eski Marksist olan bu insanlar, İstanbul sermayesinin demir kasnaklarını ülke ekonomisine yeniden geçirmesini, faizlerle istediği gibi oynamasını, IMF'den yeniden para alıp bunu halka ödetmesini mi özlüyorlar? "Barış sürecini destekleyen" arkadaşlarını niçin tasfiye ettiler? Niçin körükörüne bu kadar sertleştiler?
Tayyip gider de faşistler geri gelirlerse sizi kevgire çevirirler, bunun farkında mısınız beyler, özellikle hanımlar?
Yoksa "şeriat" mı istiyorsunuz farkında olmadan?

ERDAL ŞAFAK: DEMOKRASİ, YARGI VE POLİS

Demokratik rejimler üç ayrı sütun üstünde yükselir: Yasama, yürütme, yargı. "Ayrı" vurgusuna dikkatinizi çekerim. Bu, üç sütunun ya da hukuki tanımıyla üç "Erk"in birbirlerine karşı bağımsızlığını ifade eder. Türkiye bir demokrasiyse -ki biz öyle olduğuna inanıyoruz- elbette siyaset yargılaşmamalı. Ama ondan da önemlisi yargı asla siyasallaşmamalı.
***

Yargının kendini yürütmenin yerine geçirdiği, hatta yürütmenin üstünde gördüğü rejimler kesinlikle demokratik değildir. O düzenlere "Yargı terörü" rejimi denir. Yargı terörünün ne olduğunu ve ülkeleri nerelere sürüklediğini anlamak veya en azından hatırlamak için Fransız İhtilali döneminde Maximilien de Robespierre'in kişiliğinde simgeleşen yıllara bakın.
1950'lerde ABD'yi kasıp kavuran ve Senatör Joseph McCarthy ile FBI Başkanı John Edgar Hoover'in yönettikleri cadı avı operasyonlarına bakın.
Sovyetler Birliği lideri Joseph Stalin'in kurdurduğu düzmece mahkemelerle onbinlerce insanı ölüme gönderdiği büyük tasfiye operasyonlarına bakın.
***

Türkiye bir demokrasiyse eğer...
Suçlu-suçsuz, zanlı-zansız, ekabir-yoksul, işçi-işadamı, kadın-erkek, büyük-küçük, engelli-engelsiz... Bu topraklarda yaşayan 76 milyon kişi, yaşamının her anının devlet güvencesi altında olduğuna kesinkes inanmalı.
Can güvenliğinin sağlandığına, Mal güvenliğinin olduğuna, Konut dokunulmazlığına saygı gösterildiğine, İnsanlık onurunun örselenmediğine, İnancı tam olmalı. Bu güvencelerden bir kişinin bir saniyeliğine dahi kuşku duyması, rejimin meşruiyetine gölge düşürür.
76 milyon yurttaşın her biri, devletine güvenmeli. Devletinin özel hayatına müdahale etmediğine tam inanç beslemeli.
Yoksa dinleme çılgınlığı ile dinlenme paranoyası birleşir ve ortaya bir korku rejimi çıkar.
O korku rejiminin de hukuki bir tanımı var: Polis devleti.
Eğer demokratik rejimimizin bir polis devletine dönüşmekte olduğu, gerçek iktidarın bir polis çetesinin eline geçmekte olduğu, o çeteyi de dış güçlerin yönlendirmekte olduğu korkusu ya da kuşkusu yayılmaya başlarsa, yandı gülüm keten helva.
O zaman toplumumuzun ne özgürlüğünden söz edebiliriz, ne de sağlığından.
***

Hele hele...
Siyasallaşmış yargı ile çeteleşmiş polis işbirliği yaparsa...
Böyle bir tehlikenin olasılığı bile bizi kaosa götürür.
Sadece kaosa değil, belki isyana da götürür.
Sadece isyana değil, fetrete de götürür.
Sadece fetrete değil, çöküşe de götürür.
***

O nedenle yargı yargılığını bilecek. Polis de polisliğini...
Yoksa çanlar bizim için çalıyor. Vicdanları derinden yaralayan malum operasyonla ilgili olarak İspanya'nın en güçlü gazetesi "El Pais"in yaptığı değerlendirmeyi hiçbirimiz aklımızdan çıkarmamalıyız: "Şafak vakti kapıyı yeniden çaldılar ve gelen yine sütçü değildi..."

EMRE AKÖZ: DİKKAT: CEMAAT YENİ BİR HAMLE YAPACAKTIR

Bugün söylemek istediğimi, dilimize de girmiş bazı Japonca kelimeler aracılığıyla anlatmaya çalışacağım.
Cemaat yeni bir hamle yapacaktır-1 İlk kelime: Kamikaze...
Fikirlerini önemsediğim bir hocam, dünkü yazım üzerine aynen şu mesajı gönderdi: "Bu itiş kakıştan Cemaat zararlı çıkar. 'Mesafeli, akil, bilge, iyiliksever, hizmet etmeye odaklı cemaat' imajı silindi... Yerine 'savaşçı, komplocu, devleti içten fethetmeye kararlı cemaat' imajı geldi... Orta vadede cemaat çok zarar görür (Erdoğan gitsin veya kalsın, fark etmez). Fransa'da Cizvitlerin, İspanya'da Opus Dei'nin akıbetini hatırla..."
Cemaat kapsama alanına giren kimi emniyetçileri ve adliyecileri Hükümetin üstüne sürdü. Bu bir kamikaze hareketiydi. O kadroların oyundan çıkmasına yol açtı.
Buna karşılık Türkiye'nin gündemini değiştirdi.
Niye "Harakiri yaptı" demiyorum. Çünkü harakiri, intihar eylemidir.
Kamikazeler ise sadece harcanan pilotlardır.
Orta sınıfa oynadılar
n İkinci kelimemiz: Sumo...
Başbakan Erdoğan bu saldırıyı adeta bir sumo güreşçisi gibi cepheden karşıladı. Taviz vermeyeceğini, devleti çetelerden temizleyeceklerini söyledi.
Aynı sumodaki gibi hamleye karşı hamle, güce karşı güç kullandı. Bürokraside görevden almalar başladı.
İş İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın'a kadar uzandı.
Yeterli miydi? Bence yetmezdi.
Çünkü Cemaatin fedaileri kendilerini kurban etseler de, neticede toplumda bir hissiyat yarattılar. Nedir bu? Kabaca şöyle bir şey:
Özellikle kentli orta sınıflar yolsuzluğa karşı gayet duyarlıdır. Yolsuzluk yapanlara çok kızarlar. Eğer birileri onları korursa çılgına dönerler.
Bu sınıflara güven vermek için yolsuzluğun üzerine gidilmesi gerekir. (Unutmayalım: AK Parti uyguladığı politikalarla bu sınıfları en çok büyüten parti oldu.) Çürük
elmalar çöpe
n Böylece geldik üçüncü kelimeye: Judo...
Başbakan Erdoğan artık bir judocu gibi davranıyor.
Rakibinin hücumunu, yine o hücumdan yararlanarak savuşturmaya başladı. Şöyle: Ortada birtakım çürük elmalar var. Başbakan Erdoğan ve yakın çevresi yolsuzluğa ve rüşvete bulaşanların gözünün yaşına bakmayacaklarını açıkladı.
İşte dün sözünü ettiğim çözüm buydu: Vatandaşın gözünde AK Parti temiz insanların partisiydi. Cemaat tam da bu imaja saldırmıştı.
Eğer "Yedirmeyiz..." denseydi, yolsuzluklar bu kez AK Parti'nin üzerine yapışıp kalırdı. Son durum şu: Cemaatin, partiyi çamura bulamak için yaptığı operasyonu, AK Parti kendini ve çevresini temizlemek için kullanıyor. En tepedekiler de dahil, çürük elmalar temizlendikten sonra, beyaz bir sayfayla yola devam edilecek. Ancak tetikte durmak gerek: Cemaatte gayet zeki insanlar var. Bir tanecik operasyonla Başbakan Erdoğan'a pes ettiremeyeceklerini önceden hesaplamışlardır.
Ben Cemaatten yeni bir hamle bekliyorum. Çünkü girdikleri yolun dönüşü yok.
Kaybedeceklerini bilseler de kanlarının son damlasına kadar savaşmak zorundalar.
Ayrıca dün anlatmaya çalıştığım gibi, "okyanus ötesi" onları arkadan itiyor.

REFİK ERDURAN: BİR ADAM, BİR KAVŞAK

Aklınız karıştı mı?
Tozkoparan fırtınası patlamış gibi mi görünüyor?
Hiç değil. Her şey cascavlak. Elverir ki tabloya önyargısız bakalım, net düşünüp açık konuşalım.
Gerçekte konu ne? Bir kişi: Erdoğan.
Besbelli ki o şu ya da bu yoldan devre dışına itilirse pek çok planın daha rahat işlerliğe kavuşacağı düşünülüyor.
Yanlış hesap tabii. Dünya, bölge ve ülke ortamları öylesine değişti ki, tek kişilik etkinin azalması genel gidiş rotalarını pek saptırmaz. Şimdi bizim düşünmemiz gereken şey başka.
Siz Erdoğan'ın yeminli düşmanlarından biri olabilirsiniz. Onun laikliği savunurken takiye yaptığına, fırsat bulunca Türkiye'yi İran'a çevireceğine, "dinî faşizm" kurup Müslüman Hitler kesileceğine inanabilirsiniz.
Ya da belki sırf kaşını gözünü beğenmediğiniz için nefret ediyorsunuzdur kendisinden.
Şu ara gündeme gelen "büyük yolsuzluk" üstüne de bilgi edinmeden görüş sahipliğine ulaşmış bulunabilirsiniz. Kimselere şantaj amaçlı tuzaklar kurulmadığına, isnat edilen suçların gerçekten işlendiğine, bal tutanların parmak yaladığına a priori (önceden karar verilmiş biçimde) inanmış olabilirsiniz.
Bütün inançlarınızı, kuşkularınızı, yargılarınızı doğru ve haklı saysak bile, şimdi ne yapmamız gerektiği sorusunu yanıtlayabilecek bir yere gelemeyiz. Çünkü sorun Erdoğan'ın değerlendirilmesi değil. Çok daha basit.
Seçimlere gidilirken patlayan kavganın tarafları kim? Bir yanda Erdoğan var. Öbür yanda? Yani bu adam hangi güçle boğuşuyor?
Daha doğrusu, tam bu kavşakta hangi güç ona saldırdı?
Cemaat mi?
Görünürde öyle. Ama düğmesine kim bastı şu zamanlamayla?
Kendinizi liderinin yerine koyup satranç mantığıyla düşünün.
Kazanılamayacak bir kol güreşine mi girerdiniz apar topar? Uzlaşma zemini aramak çok daha akıllıca olmaz mıydı? "Cemaatin düğmesine Amerika bastı" diyenler çok.
Ama ne demek o? Obama mı bastı?
Adamcağız kendi kolunu kimin büktüğünü düşünmekte kara kara.
Çünkü kurulu dünya düzeniyle ters düştükçe madara olmakta.
Erdoğan da o düzene uyamadığı durumlarda Batı dağlarının doruklarında öfkelere yol açıyor.
Üst üste yıkım senaryoları oralarda tezgâhlandı. Kavga bu işte.
Şaşılacak şey, bizde "Atatürkçü" geçinenlerin o türden saldırılara gönüllü yazılması.
Mustafa Kemal ile Recep Tayyip benzeşmezler ama çizgileri bir yerde kesişiyor: İkisi de yaşamsal kavşakta ulusal çıkarları korurken kutsal tekerlere çomak soktular.
Apaçık gerçekleri görmez gibi davrananlar alçak değilse ahmaktır.

ŞEREF OĞUZ: MAHREM BİLGİ TALANI

Bilgi, güçtür. Onun gücü, doğru zihinden çıkıp doğru zihinlere akması ve ağyara mahremiyetidir.
Daha net ifadeyle emek, sermaye ve hammaddeden daha da değerli bilgi, bir ülkeyi, kurumu, şirket veya şahsı, güçlü kılar.
Ancak bu bilgi yanlış zihinlerde ve rakip elinde ülkenizi, kurum, şirket ve şahsınızı batırabilir.
Sizin işiniz, Halkbank örneğindeki gibi, "operasyon" olabilir...
El koyduğunuz bilgilerin size söyledikleri ile rakiplere anlattıkları çok farklıdır. Hele ki küresel oyuncu olma iddiasındaki şirketinizin mahremini ortalığa saçıyorsanız, iki kere düşünmeniz şarttır. Birincisi; yolsuzluk soruşturuyorum diye masaya yatırdığın bilgiye belki sen "acaba suiistimal var mı?" diye bakarken, o bilgiyi paylaştığın, dağıttığın kişi, rakiplerin gözüyle görecektir.
Göreceği de kendi şirketinin müşterileri, işlemleri, bağlantı, fiyat ve stratejik kararlarıdır. İkincisi; büyük ülke iddianı, kendi mahremine sadık olamadığın için düşmanlarının ayaklarının dibine seriyor oluşundur. Okyanusötesi yalnızca iktidarı siyaseten devirmek isteyen cemaatten ibaret mi? Bunun Neocon'u, Mossad'ı ve diğerleri yok mu?
Ama dersen ki "ben işime bakarım", usulsüzlük var mı yok mu diye ülke çıkarı, kurum menfaati dinlemem, her bilgiyi son "datasına" dek didiklerim, o zaman bunun alternatif maliyetini de sana sorarlar. Kamu yararını gözeteceğim diye yola çıkıp kamunun küresel marka olma istidat ve ihtimali olan Halkbank'ı, kurda kuşa yem edersin. Hal böyle olunca sana belki madalya takarlar ama el koyup didiklediğin bilgisayarlardaki şirket sırları da artık senin ülkene hizmet etmez hale gelir.
Devlet sırrı sadece askeri ve politik alanda değil, Halkbank gibi ülkenin değerlerini de kapsar.
El koyduğun bilgiyi kiminle paylaştığından sorumlu tutulur, torununa dahi hesabını verirsin.

MEHMET BARLAS: KRİMİNOLOJİK İTTİFAKIN DOSYALI VE KASETLİ KUVVETLERİ

Başbakan Erdoğan'ı ve AK Parti iktidarını hedef alan kriminolojik destekli siyasal saldırı, çeşitli cephelerde tırmanarak devam ediyor. Bu ülkede yaşamasaydık, kaderimizi bu ülkenin geleceği ile özdeş görmeseydik ve mesela Amerika'da yaşıyor olsaydık, "Bakalım bundan sonra ne olacak" diye bir filmi izler gibi uzaktan bakardık gelişmelere...
Hatta oralardan işi alevlendirecek mesajlar da gönderebilirdik adamlarımıza.
Ama geçmişimiz gibi geleceğimiz de bu ülkeyle özdeş...
Üstelik mesleğimizin gereği, gelişmeleri izleyip yorumlamak ve ileride neler olacağını tahmin etmeye çalışmak zorundayız...
Bu gibi durumlara defalarca tanık olduğumuz için, geçmiş krizlerden alınan dersleri hatırlatmak da gerekiyor.
Belli ki Başbakan Erdoğan'ı ve AK Parti iktidarını hedef alan kriminolojik destekli siyasal saldırı cephelerinde, çok ortaklı bir ittifak var.
Karmaşık bir ittifak
Bu ittifakın üyeleri arasında İsrail güdümlü ABD parmağının varlığını, Halk Bankası'nın da açılan cephelerden biri olmasından anlamak mümkün...
Ambargodaki İran'la yapılan altın ödemeli enerji alışverişinin İsrail güdümlü Amerikan güç odaklarını rahatsız ettiği, gizlenmeyen bir olguydu.
Bu durumda acaba Çin'den alınacak füze savunma sistemine ilişkin iddialar, saldırı cephelerinden yeni bir tanesi olarak açılabilir mi?
Geçmişte bu tür saldırıların sonunda nihai zaferi "Silahlı Kuvvetler"in alması beklenir ve askeri darbenin altyapısı hazırlanırdı. "28 Şubat post-modern darbesi"nin işaret fişeği de, ambargodaki Libya'yı Başbakan Erbakan'ın ziyareti ertesinde atılmamış mıydı?
Dosyalı ve kasetli kuvvetler mi? Şimdi
artık Vesayetçi Demokrasi olmadığı için, saldıranlar "Dosyalı ve Kasetli Kuvvetler"e dayanmak durumundalar.
Post-modernizmin yeni darbe girişim modeli bu demek ki...
Eğer Adalet'in ve Emniyet'in saldırıya alet olmaları önlenebilir ve yolsuzluk iddiaları kamuoyunu tatmin edecek biçimde bir sonuca ulaştırılırsa, saldırı cephesindeki ittifakın yerli üyeleri, sonunda seçim sandığından çıkacak "Milli İrade"ye teslim olmak zorunda kalacaklardır. "Dış güçler" ise yeniden beklemeye geçeceklerdir.
Açıkçası çoğulcu ve özgürlükçü demokrasi var oldukça, bu tür tezgâhların mumları seçim günü gelince söner...
Kendini bilmek meselesi
Bazen bireyler de topluluklar da, kendilerinin gerçek ötesi güç sahibi olduklarını düşünebilirler. Hatta bazen kendilerini devlet içinde devlet zannedenler de görülebilir.
Sivil demokrasilerde seçim sonuçlarını yok sayanların veya kendi küçük tabanlarını seçmen tabanından daha etkili olarak görenlerin tarihi yanılgıları da, böyle durumlarda gündeme gelir. Gerçek gücün sahibi öfkeleninceye kadar bu gösteri devam da edebilir. Oysa biraz aklı ve mantığı olanlar gerçek güçlüye "Ben olmazsam senin halin fenadır" diye asla meydan okumazlar.

HASAN BÜLENT KAHRAMAN: FIRTINANIN ÇEKİRDEĞİ

Düşünüyorum da acaba Türkiye'nin bugün karşı karşıya kaldığı şu durum çok farklı tezahürler içinde olsa bile tarihin farklı dönemlerinde de karşılaşılmış bir durum mudur sorusunun cevabı galiba müspettir diyorum. Hayli uzak gibi duracak bir noktadan açıklamaya çalışayım.
***

AK Parti iktidara geldiğinde % 35 civarında bir oy almıştı. Seçim sistemi yardım etti ve o kadar oyla parlamento çoğunluğunu sağladı.
Hayli keskin bölünmelerin hâkim olduğu, kendisine karşı olan çevrelerin oldukça sert tutumlar takındığı bir dönemdi bu. 2002'den 2007 seçimlerine kadarki dönemde AK Parti'ye karşı ne türden olayların hazırlandığını şimdi daha iyi öğreniyoruz. Darbe girişimleri, planlar vs.
Bütün bunlara AK Parti sadece kendi tabanının bilinci, yöneticilerinin dirayeti, siyasal kadrolarının basiretiyle karşı koymadı. 1990'ların getirdiği büyük yıkımdan bıkmış kitlelerin oluşturduğu büyük bir koalisyonla direndi AK Parti etrafını saran hadiselere.
Bu tür koalisyonlar ilk defa teşekkül etmiyordu. Taşıyıcı koalisyon adını verdiğim bu büyük yapılar 1950'den beri Türkiye'deki büyük iktidarları meydana getirir. DP de, AP de, Anap da bu yoldan iktidar olmuştur. Farklı toplum kesimleri ortak çıkarlarını bir partide/ iktidarda arayınca ve birleştirince taşıyıcı koalisyon kurulur. Bu olumlu bir şeydir.
***

Bu koalisyonun önemli bir parçası bugün kendisine Hizmet diyen çevreymiş, şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Daha önce vurguladığım gibi, Hizmet, Türkiye'de 1970 sonrasında devlete paralel bir yapılanmaydı.
İyi örgütlenmişti. Genç ve hareketli kadrolarla onları ayakta tutacak farklı sektörlerde biriktirilmiş bir güce sahipti. Bu kesim elbette iktidarı destekledi. Son değil daha ilk tahlilde iki kesimin iktidar ortaklığında fayda vardı. Aynı bünyeydi bunlar.
Sonradan bu koalisyon çatladı. Bu kırılmayı meydana getiren çok sayıda gerekçeden söz edilebilir. "Çıkar çatışması" bunların içinde en sonuncusudur, en az önemlisidir. Çünkü o olsa olsa bir sonuçtur. Mesele onu doğuran koşullardır. Onların başında da bana göre o tabandaki sınıfsal hareketler gelir.
Daha kentli bir iktidar yapısına karşı daha çok taşraya dayanan bir cemaat arasındaki zıtlaşmaydı göze ilk çarpan. Sonunda olanlar oldu.
Ama bir noktayı unutmamak gerek. Bütün bu oluşumlar ve dönemler içinde kontrol hükümete düşerdi.
Bildiğimiz kadarıyla iktidarla Cemaat arasındaki dengenin hassaslığı daha ilk günden itibaren malumdu. O şartlar altında hükümetin kendisi açısından gerekli önlemleri alması gene kendisi açısından makul hatta zorunlu olmaz mıydı?
***

Böyle bir boşluk Bülent Arınç'ın nitelendirmesiyle sadece "saflık" diye nitelendirilemez. Burada daha kapsamlı bir unsur aramak gerekir ki, o da, yukarıda belirttiğim büyük koalisyonun dağılmasıdır.
Son yıllarda, iktidar sadece cemaatle olan koalisyonu değil diğer çevrelerle olan koalisyonu da zorladı.
Bunu daha Gezi olayları sırasında belirttik. Diyelim ki, Gezi, hâlâ iddia edilen o "menhus" nedenlerle, ortaya çıkmış olsun, o vakitler de vurguladığım üzere, hükümetin olayları dışlaması değil kapsaması gerekirdi. Bu hayati bir karardı ve dışlama doğrultusunda oluştu.
Şimdi yapılması gereken belli: hükümetin kendi içinde kapsamlı bir değişikliğe gidip, farklı toplumsal kesimlerle kırılıp dökülmüş koalisyonu yenilemesi gerekir. "Biz bize yeteriz" mantığıyla demokratik siyaset sürdürmek olanaksızdır. Ve bu hükümetin elini kolunu bağladığını düşündüğü kadroları bünyesinden çıkarmasından çok daha önemlidir. Onları nasılsa aşar. Ama demokratik taşıyıcı koalisyonu yenilememesi hele önümüzdeki dönemde yaşanacak üç büyük seçimde her şeyi daha zorlaştırır.
Gerçek yetenek ve başarı her olumsuzluktan bir olumlu sonuç üretmektir.





Günün Manşetleri

Tüm Manşetler