Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı insan suretimize en uygun manevi elbise, insan olmanın sîreti: Güzel Ahlak

İnsanı din terbiye eder, din ve imandan nasiptar olmayan ancak etrafını idare eder. İç âlemi boş olur, fırsat ele geçtiğinde yakmaktan yıkmaktan ve zulm etmekten asla çekinmez.

Kaynak Gazete
Giriş Tarihi:
Takvim'i Google'a ekleyin, doğru kaynaktan haberi alın!
Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı insan suretimize en uygun manevi elbise, insan olmanın sîreti: Güzel Ahlak
* İnsan zahir, dış görünüşünden ibaret değildir. Et - kemik yığını ve diğer canlılarda da mevcut olan hayat fonksiyonlarıyla da izah edilemez. İnsanı hayvandan ayıran en büyük özellik mânâ sahibi olmasıdır. Mânâ; maksut, hedef ve gaye kelimelerinin de karşılığıdır.
Dolayısıyla evvelini bilmeyen, nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen, geliş ve gidiş gayesini bulamamış olan bir canlıya sureti insan olsa da gerçek mânâda insan demek mümkün değildir. İnsan, gayb âlemlerinden beslenen, mânâsı olan, fâni olsa da ebedî âlemler için yaratılan aziz bir varlıktır. Madde ve mânâyı insanda iman ve din birleştirir. Bu birleşimin neticesinde insanca yaşama hali ortaya çıkar. Bunu muhafaza eden çerçeveye, mânâyı bozmayacak olan davranış silsilesine, ahlak denir.

Güzel ahlakın sahibi Allah (c.c.)'dır. Güzel ahlakın talimi ise Hz. Muhammed (s.a.s.) ile mümkündür.
* Güzel ahlak imandan, yani Allah Teâlâ'dandır. Ama insan, bu ahlakı ancak bir insandan talim edebilir. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak peygamberleri ve o peygamberleri tanıtmak ve bütün insanlığı ahlaklı kılmak için Hz. Muhammedi (s.a.s.) göndermiştir.
İnsanı maddi âlemdeki ilişkilerle sınırlayan ahlak, o maddi şartların değişmesiyle beraber hükmünü kaybeder yahut yapılamaz hale gelir. Kişilere göre de ahlak mümkün değildir. Çünkü bir kişiye güzel gelen başka bir kişiye çirkin gelebilir. Toplum içerisinde birbiriyle geçimli olmak için insanlar ahlak kuralları icat etseler de bir yerde tıkanırlar.
Tıkandıkları ve unuttukları saha insanın mânâsını anlayamadıklarındandır. Sadece madde ile tatmin olan, elle tutulur somut şeylerle huzur bulan canlılar olsaydık belki dine ve imana ihtiyaç olmazdı. Bir başka deyişle bunlarla tatmin olduğunu iddia eden bir kişiye insan denilemez, çünkü bu nevi canlılar dünyanın her yerinde mevcuttur. Mânâdan beslenen bir davranış ve harekât bütünlüğü içerisinde olmalıdır insan. Tek elden çıkmalı, tek bir noktada buluşmalı, fıtratlar ayrı ayrı olsa da maksut bir olmalıdır. Bu da ancak bir olan Allah'a imanla mümkündür. Allah Teâlâ bu fani âlemi yaratmış ve insanı kendisi için seçmiştir. Kendi seçtiği seçkin kulları da insan olmak isteyenlere göndermiştir.
Bu fani âlemin içinde kaybolmadan, emaneti kaybetmeden, halk arasında güzelliği yayan ve bulan, Cenâb-ı Hakk'a da yakîn olmak için bulunulması gereken hal, ahlakla mümkündür. Ahlak, insanın bozulmaması için Cenâb-ı Hak tarafından ona verilen manevi bir elbisedir.

Güzel ahlak insanı Allah Teâlâ'ya yaklaştırır, güzel ahlak insanı kullar ile buluşturur.
* Cenâb-ı Hak bize şahdamarımızdan daha yakın ve bizi bizden daha iyi bilmektedir. Fakat bu yakınlığı bizim fark etmemiz için dünya denilen okula bizleri göndermiştir. Bu tahsilde muvaffak olabilmek için ahlak ve edeb üzerine gitmek icap eder. Efendimiz (s.a.s.) "Muhakkak ki ben Allah tarafından lutfedilmiş olan güzel ahlakın tamamlayıcısı ve en mükemmel şekilde size talimi için gönderildim" buyurarak kulluğun ve ibadetin güzel ahlakla neticesini göstermesi gerektiğine dikkat çekmişlerdir.

Elinden ve dilinden emin olunmak
* Bir kişi Müslümansa, mensubu olduğu o iman kendisini 'emin' bir kişi olarak inşa eder. Kulların kendisinden, elinden, dilinden emin olamadığı bir insan henüz Müslümanlık sıfatını ve halini hak etmemiştir. Efendimiz Muhammedül Emin'dir. Kendisine hakaret eden müşrikler bile gelip emanet mallarını, ziynet eşyalarını ve paralarını Efendimize emanet ederlerdi. Bunun yanında zerre kadar da şüphe etmezlerdi. Efendimizin doğduğu beldenin adı da Emin Belde'dir yani Mekke-i Mükerreme. Mekke-i Mükerreme'ye giden kardeşlerimiz bilirler, oranın insanına oraya ziyarete gelen kişiye zarar vermek şöyle dursun; ağacına, yaprağına, taşına, haşeratına bile dokunmak saygısızlıktır. Allah Teâlâ bizlere Muhammedül Emin olan peygamberin ümmeti olarak ve emin beldeye ibadet için gelen kullar olarak adeta vaazu nasihat vermede ve tembih buyurmaktadır. "İşte hep hayatımızda bu dikkat ve emniyetle hareket edin, insanlar sizden emin olsun, sizden eman isteyenlere zulmetmeyin, ahlakınızla gönülleri fethedin zira siz benim kullarımsınız, emin olmak mecburiyetindesiniz. Emin olmazsanız hiçbir zaman benim yakınlığımdan da emin olmayınız." dercesine güzel ahlaka bizi sevk etmektedir.
Yalan hiçbir şekilde kabul olmayacak yani mazereti olmayacak bir ahlaksızlıktır.
Yalan şahsiyetsizliktir, yalancı kendi benliğini kandırdığı için ilk önce kendine saygısı olmayan kişidir. Kendisine saygısı olmayanın hakiki ve sahici işi olamaz, terbiyeden mahrum kalır, Hak tarafından sevilmez, halk tarafından da asla kabul görmez. Savaş haricinde yahut karı - kocanın arasını düzeltmenin dışında yalan söylemek caiz değildir. İki kişinin arasını düzeltmek için de kötülükleri saklamak üzere tevilli konuşmalar olabilir. Fakat bunun haricinde yalan, muhakkak manevi kalbimizde bir gedik açar ve Allah muhafaza eylesin imanımız sarsılabilir.
Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde "Münafığın ve münafıklığın alameti üçtür.
Konuştuğunda yalan söyler, va'dine - sözüne muhalefet eder tutmaz, kendisine verilen emanete ihanet eder." Dolayısıyla bu üç hal bir insanda varsa muhakkak kendisini gözden geçirmeli hemen bu kötü huyundan vazgeçmelidir. Nifakla iman bir kalpte durmaz.
İhanet etmemek ve yalan söylememek için sorumluluk sahibi olmak icap eder.
Tembellik ve gevşeklik insanı muhakkak yalana sürükler.
Bir insan sorumluluğunu bilmez ve yerine getirmezse bu açığı kapamak için yanlış yollara sapar. Talebe, memur, işçi, patron, anne, baba, çocuk, müdür, her ne sahada olursa olsun kişi kendi sorumluluğunu idrak etmek zorundadır.
Üzerine düşen vazifeyi bir iman şuuruyla yerine getirirse asla zarar görmez, asla başarısız olmaz, hiçbir şekilde yıkılmaz.
Doğru şahsiyetiyle dimdik ayakları üzerinde durur. Doğru insan ve hakikat sallanabilir, yalpa yapabilir fakat asla yıkılmaz. Dünya tarihine bakın ve nereye giderseniz gidin, kendi sorumluluğunu bilen doğru insanlar hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. Bazı zahiri başarıları elde edemeseler de hala bütün insanlık onları takdir etmektedir. Aslında bu takdir Allah Teâlâ'nın doğruyu takdir etmesinden kaynaklanır. Cenâb-ı Hak bize aziz olmamız için ahlak bahşetmiştir. Ahlaktan uzaklaşan zelil ve aşağılık olur.
(devam edecek)

* * *
CAMİLER DOLDU TAŞTI
Kadir Gecesi dolayısıyla tüm Türkiye'de camiler dolup taştı. "Bin aydan daha hayırlı" olduğu belirtilen bu mübarek gecede, vatandaşlar camilerde Kur'an-ı Kerim okuyup, dua etti. Bazı camilerde hatim duası yapıldı ve tespih namazı kılındı.

* * *
GÖNÜL SAHİFESİ
Miladi 605 yılında Kureyşliler, yangın ve sel baskınlarından zarar gördüğü için Kâbe'yi yeniden inşa etmek istediler. Hz. Peygamber'in de amcası Abbas'la birlikte taş taşıyıp yardımcı olduğu tamir sırasında Kâbe yeniden inşa edildi, ancak Hacer-ül Esved'in yerine yerleştirilmesi hususunda anlaşmazlık çıktı. Bu şerefli görevi hiçbir kabile başkasına bırakmak istemedi, hatta bu yüzden savaşmayı bile göze alanlar oldu. Nihayet Kureyş'in ileri gelenlerinden Ebû Ümeyye b. Mugîre, "Benî Şeybe kapısından Kâbe'ye ilk giren kimsenin vereceği karara uyulmasını" teklif etti;
Kureyşliler bu teklifi benimseyip beklemeye başladılar. Kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s.)'in girdiği görülünce orada bulunanlar "İşte el-emîn, işte Muhammed geldi!" diyerek memnuniyetlerini ifade ettiler.
Hz. Muhammed (s.a.s.) bir örtü getirterek Hacer-ül Esved'i onun üzerine koydu, bütün kabile reislerinin iştirakiyle örtüyü kaldırdı, konulacağı hizaya gelince de taşı kendi elleriyle alıp yerine yerleştirdi. Böylece Kureyşliler arasında çıkmak üzere olan bir çatışmanın da önüne geçilmiş oldu.

* * *
AYET-i KERiME

* "Asr'a andolsun ki, İnsan ziyandadır.
Ancak inanıp iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler ziyânda değillerdir."
Asr Suresi

* * *
Hz. İnsan'dan insana sesleniş
HADiS-i ŞERiF
* "Yumuşak davran! Sertlikten sakın! Yumuşaklık insanı süsler, çirkinliği giderir." [Müslim]
* "Sadaka, yetmiş şerrin kapısını kapatır." [Taberani]
*
"Geçmiş peygamberlerin, sonraki insanlara ulaşan sözlerinden birisi de şudur: 'Utanmadıktan sonra dilediğini yap' [Buhari]
*
"Yumuşak huylu kimseye, dünya ve ahiret iyilikleri verilmiştir" [Tirmizi]
*
"Mümin akıllı, basiretli, uyanıktır. Her işte Allah'ın rızasını gözetir. Acele etmez, ilim sahibidir, haramlardan kaçar." [Deylemi]
* "Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kimsedir." [Buhari] "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." [Müslim]
*
"Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." [Beyhaki]

* * *
SORDUM ÖĞRENDİM
*
"İstiğfar" ne demektir?
Sözlükte örtmek, örtbas etmek anlamına gelen istiğfar, dini bir kavram olarak, hata ve günahların Allah tarafından af ve mağfiret edilmesini istemek; kulun işlediği iyi ve güzel amelleri azımsayıp bunları artırmaya çalışması, günahlarını çok bulup bunları azaltmaya gayret etmesi demektir.
Aynı kökten gelen "Gufran" ve "Mağfiret" kelimeleri; Allah'ın kulun hata ve günahlarını örtmesi, ona azap etmemesi, günahlarını bağışlaması anlamına gelir. İstiğfar ile "günahtan vazgeçme" anlamına gelen tevbe arasında bazı farklar vardır.
Kişi ancak kendi günahından dolayı tevbe edebilirken, başkalarının günahından dolayı da istiğfar edebilir. Yani başkasının affını Allah'tan dileyebilir. Allah'ın güzel isimlerinden olan "gafur" ve "gaffar", günahları örten, bağışlayan, affeden demektir.
Kur'an'da pek çok ayette istiğfarda bulunmak emredilmiş, Allah'ın mağfiret edici olduğu ısrarla vurgulanmış, özellikle seher vakitlerinde olmak üzere istiğfar edenler övülmüştür. (Al-i İmran, 3/17; Zariyat, 51/18)

* * *
"Allah'ım! Seni her türlü noksanlıklardan tenzih eder, hamdimi sana takdim ederim. Senden başka hiçbir ilah bulunmadığına şehadet ederim. Senden mağfiret diliyor ve sana tevbe ediyorum."
Âmin.







Günün Manşetleri

Tüm Manşetler