Niçin İslam'a muhtacız

ALİ RIZA DEMİRCAN ALİ RIZA DEMİRCAN
Kaynak Gazete
Giriş Tarihi:
Takvim'i Google'a ekleyin, doğru kaynaktan haberi alın!
Niçin İslam'a muhtacız
İslâm Dîni, Allah'ın insan için koyduğu ve evrensel kıldığı son Peygamberi Hz.
Muhammed'le bildirdiği hayat düzenidir. Biz, mutluluğumuz için bizi yaratanın bizim için koyduğu İslâm'a ve O'nu yaşamaya muhtacız.
Bir İslâm toplumunun fertleri olduğumuz için mi böyle düşünüyor ve inanıyoruz? Yoksa, akıl ve ilim mi böyle inanmamızı gerekli kılıyor?
Yazımızda bu konuya eğileceğiz.
a) Hz. Muhammed'in Kur'ân'la tebliğ ettiği İslâm'ın dışındaki yürürlükten kaldırılmış semavî şerîatler, felsefî sistemler ve iktisadî doktrinler insanı, yerküresini ve kâinatı/evreni tanımıyor ve de tanıtamıyor. "Ben kimim? Nereden geldim? Nasıl yaşayacağım? Nereye gideceğim? Hayat nedir? Ölüm nedir?
Ölüm ötesinde sorgulanılacak bir hayat var mıdır?"
gibi insanı kuşatan ve insanın mutluluğu için mutlaka cevaplandırılması gereken ana soruları cevaplandıramıyor.
İslâm, yanıtlarıyla insanı tatminin doruğuna çıkardığı, hayatı yaşanmaya değer kıldığı için biz İslâm'a, onu yaşamaya muhtacız. Çünkü İslâm Dîni inanç esaslarıyla insanın, dünyamızın ve de evrenin Allah tarafından yoktan var edildiğini açıklıyor.
Bu ilâhî din, hayatın ve ölümün hangimizin güzel amellerde bulunacağını sınamak için Rabbimiz tarafından yaratılmış olduğunu beyan ediyor. İnsana kul olduğunu, Son Peygamber Hz. Muhammed'in izinde, onun tebliğ ettiği Kur'ân'a göre yaşaması gerektiğini öğretiyor.
İslâm insana "Âhiret hayatı"nın varlığını ve ölümle başlayacağını, bu hayatın ilk merhalesinin "Kabir hayatı" olacağını bildiriyor.
Rabbimizin huzurunda bütün hayatımızdan yargılanacağımızı, ceza veya mükâfat göreceğimizi duyuruyor. Bu dînin varlıklara ve insan hayatına getirdiği açıklamalar insanı tatmin ettiği için biz İslâm Dîni'ni öğrenmeye ve onu uygulamaya muhtacız. b) İslâm'ın dışındaki sistemler yalnızca akıl ve ilmi ölçü tanıyor.
Akıllar ise farklı ve yetersiz olduğu, ilim de akla ve güçleri sınırlı duyu organlarına dayandığı için insanı kuşatarak aydınlatamıyor ve mutlu edemiyor. İslâm ise aklı ve duyu organlarının tesbitlerini kabul ediyor, Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği Kur'ân mesajları ile de insanları yaratanın sonsuz aklı ve engin ilminden yararlandırıyor. Öz ifadeyle İslâm, insanı Yaradan'ın aklı ve bilgisiyle aydınlatıyor ve yaratık olan akıl ve duyu organlarının rehberliğinde yaşatıyor. Böyle olduğu içindir ki biz İslâm Dîni'ni tanımaya ve onu tatbik etmeye muhtacız. c) İslâm'ın dışındaki şerîatler/sistemler insanları ırklara ayırıyor, onları zengin-fakir, işveren-işçi, zenci-beyaz, soylu ve soysuz ayırımı ile bölüyor. Sömürüye ortam hazırlıyor. İslâm Dîni ise insanların bir asıldan yaratıldığını, îman ve güzel amellerden başka üstünlük ölçüsü olmadığını bildiriyor. Zengin-fakir, işveren-işçi, zenci-beyaz gibi sunî ayırımları ve bu ayırımlarla dayalı değer hükümlerini şiddetle yeriyor. Örneğin o, yalnızca sömürücü ile toplumcuyu, câhil ile âlimi, zalimle âdili, fahişe ile namusluyu ayırıyor, ikincileri koruyor ve yüceltiyor. Akrabaya ve komşulara da yapılacak görevler bakımından öncelik tanıyor. Bunun içindir ki biz İslâm Dîni'ni bilmeye ve onun düstûrları çizgisinde yaşamaya muhtacız. d) İslâm'ın dışındaki siyasî/felsefî sistemler "hak, adalet, barış, hürriyet, ahlâk" gibi manevî değerlerin zarûretini kabul ediyor. Kaynaklandıramadıkları ve tek güçleri olan fabrikalarda üretemedikleri için kendileriyle tezada düşerek kabul ettikleri bu değerler manzûmesi üzerinde de yorum birliği yapamıyor.
Meselâ: Nedir hak? Nedir adalet? Nedir barış? Nedir ahlâk? Tek dayanakları akıl olduğu, akıl da çiftçi aklı, hukukçu aklı, fâhişe aklı ve sömürücü aklı gibi pek çok çeşitlere ayrıldığı için onlar bu soruların cevaplarında birleşemiyor. Bu bâtıl sistemler yürürlüğe koydukları kanunların sürekliliğini de sağlayamıyor. İhtilâlci kadrolar, siyasî partiler ve çıkarcı ekonomik güçler tarafından değiştirilmesine de mâni olamıyor.
Meselâ, zararlıdır inancıyla alkollü içkileri yasaklıyor, bir süre sonra da meşrûlaştırıp reklâm ettiriyor.
Fâhişeleri/eşcinselleri önce mahkûm eden yasalar çıkarıyor, sonra da onları üst yönetimlere seçtirebiliyor. Bir süre sınırsız mülkiyeti savunuyor, daha sonra toplum mülkiyetine geçiş için kan dökebiliyor. Kasıtlı öldürme suçuna bir yerde ölüm cezası veriyor. Diğer bir yerde bu cezayı ilkellikle niteliyor.
Fakat İslâm böyle mi? O, insanı yaratan Allah'ın emirleri ve yasaklarına dayandığı için yorum birliğini sağlıyor. O, Hak derken tüm insanları kuşatan inanç, adalet ve ahlâk doğrularını bildiriyor. Hürriyet derken helâllerin yaşanabilirliğini açıklıyor. Sömürü derken örneğin faiz ve rüşvet gibi haramlar, ekonomik baskı ve işgalleri kasdediyor. Zulmü ise yapılması gerekeni yapmamak veya yapılmaması gerekeni yapmak olarak açıklıyor; diğer bir anlatımla hakka ve halka yönelik yasaları çiğnemek olarak niteliyor. Böylece Mekke'deki Müslüman'la Londra, İstanbul ve Kahire'deki Müslüman'ı inanç ve yorum birliği içinde aynı kurallarda birleştirip yaşatabiliyor.
Etkin güçler istediği için meselâ faiz ve zina yasağına, namaz ve hac emrine, mîras ve kısas gibi yasalarına müdâhale ettirmiyor. Koyduğu kanunların Kıyamet'e kadar geçerli olduğunu bildiriyor.
İşte İslâm üzerinde yorum birliği yapılabilir şümullü ve değiştirilemez yasalar koyduğu için biz yeniden İslâm Dîni'ne dönmeye ve onu aşkla yaşamaya muhtacız. e) İslâm'ın dışındaki, batıl sistemler yalnız bedenden ibaretmiş gibi insanın mutluluğunu maddî ihtiyaçlarının giderilmesinde görüyor. Bunun için de örneğin sosyal adalet diyor. Fakat haram üretim/tüketim inancı olmadığı için sosyal adalet derken de ya ferdi sınırsız özgürleştiriyor ya da cemiyeti putlaştırıyor. Fertle toplumu kaynaştıran yasalar koyamadıkları için de mülkiyeti kabul veya red etmekten başka kalıcı çözüm üretemiyor. Fakat İslâm, O, "Mülk Allah'ındır, insanın ondan ancak ilâhi ölçülere göre yararlanma hakkı vardır" ilkesinden hareket ediyor. Faiz, karaborsacılık, rüşvet, emeği sömürü, içki, kumar ve fuhuş işletmeciliği gibi yollarla kazancı yasaklıyor.
İçkiyi, kumarı, zinayı, lüksü men edip tüketimi kayıtlar altına alıyor. Şartlarını taşıyan fertlere zekât, akrabaya nafaka mükellefiyeti yüklüyor.
İslâmi yönetime de, işsize iş bulmak, âcize nafaka bağlamak gibi görevler yüklüyor. Böylece fertleri ve toplumu mağdur etmeden dengeli bir düzen oluşturuyor. İşte biz bunun için İslâm'a inanmaya ve onun çağlar üstü kutsal yasaları izinde yaşamaya muhtacız. f) Bütün bunlardan önemlisi İslâm'ın dışındaki maddeci veya rûhcu sistemler hayatı konumlandıramıyor ve ölüm ötesine yer vererek de amaçlandıramıyor. Ölümle her şey bitecek, ceza veya mükâfat görülmeyecek olduktan sonra, lüzumunda ittifak edilen insanî değerlerin, hakça düzenlerin, ömürlere mal olan ilmî ve sosyal atılımların ne anlamı olabilir?
Ama İslâm, O, ölümle başlayacak âhiret hayatını bildiriyor, emirleri ve yasaklarına uyularak yaşanacak iman ve fazîlet hayatının ebedî cennet saadeti sağlayacağını müjdeliyor.
Haktan sapmanın batıllara dalmanın, zulmü ve sömürüyü meslek tutmanın cezasının kaçınılmaz olduğunu, dünyada görülmezse de Âhiret'te çekileceğini açıklayarak uyarıyor.
Böylece hayatı gayelendiriyor. Ebedî mutluluk gayesiyle yaşattığı içindir ki biz İslâm'a; onu yaşamaya muhtacız.
Sözü, Kur'ân'ın Mülk Sûresi'nin 14. âyetiyle yönelttiği soru ile bağlayalım: "Yaratan (yarattığı insanı mutlu edecek düzeni) bilmez mi? Elbette bilir. O kullarına) lütufkârdır, onların yaptıklarından da haberdardır."

Bir Ayet
Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam'dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki "kıskançlık ve hakka başkaldırma" (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.
(AL-İ İMRAN SURESİ /19)

Günün Manşetleri

Tüm Manşetler