Kaset Lobisi
Sandıktan umudunu kesen muhalefet partileri ve Fethullah Gülen Cemaati kasetlere bel bağladı...
Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:
SEVİLAY YÜKSELİR: HANGİSİ DAHA MAKBUL?
Başbakan Erdoğan'la oğlu Bilal arasında geçtiği iddia edilen telefon görüşmeleri internete düştüğü sıralarda canlı yayındaydım a haber'de. Tesadüf işte. Ya da İlahi adalet... Konuğum olan hukukçular Kezban Hatemi ve Fidel Okan'la bizim gündemimiz de dinlemelerdi. Dinlemeler konusunda Türkiye'nin geldiği noktayı tartışıyor ve CHP Lideri Kılıçdaroğlu'nun 3 yıl önce... Oda TV Davası'na ait telefon tapelerinin ortaya saçıldığı o dönemde Samanyolu TV'de yaptığı açıklamaları izliyorduk. Aynen şöyle demiş Kılıçdaroğlu: "Kim veriyor bu dinleme kayıtlarını?
Bunlar gizli değil mi? Soruşturma gizli değil mi? Bunları veren savcının bu ülkede hesap vermemesi diye bir olay olabilir mi? Kim bu savcı? Hukukun üstünlüğüne inanıyorsak, soruşturma gizliyse, iddianame ortaya çıkmadan bu servisleri yapan kim? Bu nedir biliyor musunuz? CHP'ye karşı bir komplo kurmak istiyorlar!"
Tabii bizim bu kaydı bulup yayınlamamızın asıl nedeni 3 yıl önce dinlemeler konusunda oldukça sert tepki gösteren ana muhalefet liderinin daha iki hafta önce telefon tapeleriyle grup toplantısında yaptığı şovu yani samimiyetsizliğini yüzüne vurmaya çalışmaktı. İşte tam o sırada rejideki arkadaşlar kulağıma CHP Genel Merkezi'nde Başbakan Erdoğan ve oğlu arasında geçtiği iddia edilen telefon kayıtları üzerine olağanüstü toplantı olduğunu üflediler. Şaka gibiydi belki ama az önce izlediğimiz kayıtta hukukun üstünlüğünden, dinleme olaylarının ne kadar rezil bir mesele olduğundan bahseden bir lider partisinin MYK'sını toplamış ve bunun üzerine bir muhalefet belirleme kararı almıştı. Denilecek çok şey var tabii Kılıçdaroğlu'nun bu duruşuyla ilgili ama demeyeceğim artık.
Çünkü artık bunu CHP tabanının demesi gerekiyor. CHP'ye oy veren kitlenin sorgulaması gerekiyor.
Tabii biliyorum hemen bunun üzerine bana yöneltilecek soru ya da eleştiri şu olacak: "İyi de bu dinlemeler daha önce yapıldığı tarihlerde senin Başbakan'ın nerdeydi? O zaman niye şimdilerde 'paralel paralel' deyip yerden yere vurduğu adamlara 'durun' demedi!"
Bakın... Başbakan'a bu paralel yapı ve kötücül ruhlarıyla memlekete verdikleri zararı vaktinde fark etmediği için kızılabilir. Eleştirilebilir ama şu andaki duruşunu kimse sorgulayamaz! Çünkü bu doğru bir duruş. Haklı bir duruş. Sorgulanması gereken, 3 yıl önce telefon dinlemeleri ile alakalı tespitleri, açıklamaları son derece yerinde olan Kılıçdaroğlu'nun geldiği noktadır! Başbakan hatalı davranmıştı geçmişte ama bu hatasını fark etti ve hatasından döndü. Hem de çok radikal ve net biçimde. Alkış! Peki Kılıçdaroğlu? O ne yaptı?
Garabete düştü. Peki bu durumda biz kimin yanında olmalıyız? Devletin içine çöreklenip, devletin imkânlarını kullanarak biriktirdikleri belge ve dinlemelerle devlete şantaj yapıp diz çöktürmeye kalkanlara postayı koyan bir liderin mi? Yoksa bu şantajcı çetelerin eline tutuşturduğu malzemelerle tetikçi pozisyonuna düşen diğer bir liderin mi?
Hangisinin cevap verin bana!
BÜYÜK ALÇAKLIK!
Bu yaşadıklarımızın tek bir hedefi var: O da Erdoğan'ı siyaset sahnesinden silmek. Çok çeşitli yollar denediler ama olmadı.
Onunla alakası olmayan yolsuzluk dosyalarıyla itibarsızlaştırmaya, sindirmeye çalıştılar.
Olmadı. Şimdi montaj kasetlerle yapmaya çalışıyorlar bunu. Son tapelerin alenen bir düzmece olduğunu anlamak için abdal ya da derviş olmaya gerek yok!
Dün Başbakan Erdoğan'ın 17 Aralık günü yanında olan İsmail Karaosmanoğlu ile görüştüm.
Oğlu Bilal'i aradığı iddia edilen 3'üncü tapenin saatlerinde yani 15.39'da onun yanındaymış; "Dibindeydim. Hem de her saniyesinde! Oğlunu aradığı iddia edilen saatlerde Konya Dedeman Otel'de Barzani heyetiyle ve Irak Meclis Başkanı ile görüşme halindeydi. 15.15'te otele girdik, 17.30'a kadar ordaydık.
Eline telefonu dahi almadı. Biz, hepimiz bunu gördük ve şahidiz! Dün telefon tapelerinde o saati görünce senin bugünkü (dünkü) yazının başlığı gibi anladım ki, hakikaten bunların yatacak yerleri yok!"
EMRE AKÖZ: İNSANOĞLU MAALESEF ÇİĞ SÜT EMMİŞTİR
İnsanda iyilik de vardır, kötülük de... Şartlara göre, kötülük bastırılır ya da ortaya çıkar... Türkiye tarihi kötülüğün devlet tarafından serbest bırakıldığı örneklerle doludur...
Mesela 1934 Trakya Olayları... Devlet, o yörede yaşayan Yahudileri, İstanbul'da toplama amacıyla üzerindeki korumayı bir miktar kaldırdığında... Daha düne kadar komşularıyla gül gibi geçinenlerin çoğu, anında birer ahlaksız fırsatçıya dönüşmüştü.
Yahudilerin mallarını ya yok pahasına aldılar ya da döndüklerinde iade etme sözüyle üzerine yattılar.
Bu ve benzeri olaylar bize devlet gücünü arkasına alanların neler yapabileceğini gösteriyor.
Sıradan vatandaş bile canavar kesilebiliyor.
Sadece Türkiye'de değil, diğer ülkelerin geçmişlerinde de böyle olaylar olduğu için... Batı demokrasileri kısaca "denge ve denetleme" denilen sistemler geliştirdiler.
Batı'da hiçbir kurumun sorgulanamaz bir yetkisi yoktur. "Hukuk devleti" ilkesi gereği istisnasız herkes hesap verir.
Bunları niye mi anlatıyorum?
Şu anda tartışılan Milli İstihbarat Teşkilatı Yasa Tasarısı'nın iki önemli noktayı göz ardı ettiğini düşünüyorum.
İnşallah son hali böyle çıkmaz. 1) Yasa 2014'ün ihtiyaçlarına göre hazırlanıyor.
Yani paralel yapı denilen Cemaat örgütlenmesini bertaraf etmek amacıyla...
Buradaki mahzuru daha önce de belirtmiştim.
İktidar değiştiğinde, Hakan Fidan gidip de yerine Fakan Hidan geldiğinde ne olacak? 2) Yukarıda örneğini verdiğim Trakya Olayları, insanların çiğ süt emdiğine işaret ediyor. Kurum üzerindeki denge ve denetleme mekanizmaları kaldırıldığında...
Yetkiler genişleyip, ceza görme ihtimali azaldığında...
Teşkilat çalışanlarının bir kısmı, suç makinesine dönecektir.
O halde sadece masum insanları korumak için değil...
Teşkilatın doğru-düzgün çalışması için de yasanın denge ve denetlemeyi gözetir biçimde çıkması gerekiyor.
Üç-beş yıl sonra, "Ben demiştim..." yazısı yazmama lütfen izin vermeyin.
MEHMET BARLAS: "MİLLETTEN YÜZ BULAMAYANLAR LOBİSİ" KASETLERE BEL BAĞLADI
Algı yönetimi mühendislerinin de toplum mühendisleri gibi başarısız olmaları galiba kaçınılmaz...
30 Mart yerel seçimlerine uzanan süreçte tanık olduğumuz ve Başbakan Erdoğan'ın deyişi ile "Vaiz lobisi" tarafından tezgâhlanan kaset komploları, Kemal Kılıçdaroğlu dışında pek kimseyi etkilemiyor.
Artık ne seçmen Ankara'daki saray oyunlarını uzaktan izleyen eski seçmen, ne de medya eskisi gibi aynı merkezden güdülen tek sesli koro görünümünde...
Sosyal medya da, herkesin sesini duyurduğu gerçekten sosyal yapıda şimdi.
Kendilerini "Din"e adadıkları zannedilenlerin, gerçekte "Dinleme"ye meraklı olduklarını hemen herkes fark etti. Ama dinleme ile kalmayıp, dinlenenleri çarpıtarak kesip biçen ve montajlayan bu kadronun mumu da, artık her iftarda sönüyor.
Vaiz lobisi ve diğerleri
Ülkelerine ve toplumlarına hizmet ettikleri için yaşarken cehennem azabına müstahak görülen Adnan Menderes ve Turgut Özal'ın çektikleri kamu belleğine kazınmışken, aynı kadere Tayyip Erdoğan'ın da mahkûm edilmesi mümkün olabilir miydi?
Vaiz lobisinin tetikçileri olan algı yönetimi mühendislerinin, artık rüyalara ve beddualara değil, yurt ve dünya gerçeklerine bakmalarının zamanı gelmiştir, geçmektedir. Seçmenden oy almayı başaramadıkları için türlü çeşitli darbelerle iktidara ortak olmayı yeğ tutan siyasetçilerin, mesleklerinin gereklerine uymalarının zamanıdır artık...
Başbakan Erdoğan'ın dünkü AK Parti grup toplantısında yaptığı konuşmada "28 Şubatçılar" hakkında söylediklerini ve mesela "Aynı yazarlar aynı yüzsüzlükle aynı edepsizlikle bir kez daha milli iradeyi aşağılamaya başladı" demesini, bunların muhatabı olanlar dikkatle değerlendirmelidirler.
Rahatsız olanların listesi
Aynı şekilde 17 Aralık dost-modern darbe girişimine bel bağlayanlar da bu konuşmanın o bölümünü değerlendirerek, kendilerinin bu girişimin neresinde olduklarını bir aynaya bakar gibi görmelidirler...
O bölümü hatırlayalım: "- 17 Aralık komplosu millet iradesini gasp etme komplosudur. 12 yıldır AK Parti döneminde milletle iktidarı paylaşamayanlar son bir hamle yaparak iktidarı çalmak istemişlerdir, işte biz buna 'dur' dedik. İçeride ve dışarıda faiz lobisi rahatsızdı, terör lobisi, savaş lobisi rahatsızdı, CHP MHP rahatsızdı, sermaye rahatsızdı, çünkü eskisi gibi tekel oluşturamıyor, faizden kazanamıyordu.
Medya rahatsızdı, çünkü manşetler artık Türkiye'ye yön veremiyordu. Türkiye'nin haklı söz söylemesinden, 'Filistin, Suriye, Rabia, Mısır' demesinden rahatsız olanlar vardı.
Erdoğan yalnız değil
- Milletin iktidarda olmasından rahatsız olan bir de vaiz lobisi vardı, diledikleri gibi örgütlenemeyen, devletin içinde bir ur gibi çoğalmaya gayret eden, şantajları, komploları ortaya çıkan 'vaiz lobisi' de, milletin iktidarından rahatsızdı.
17 Aralık'ta bütün bu rahatsızlar bir araya geldi. 'Milletten yüz bulamayanlar lobisi.' İşte bunlar şu anda 'Türkiye'yi biz yöneteceğiz' diyorlar. 'Hayır Türkiye'yi millet yönetecek.' Var olduğumuz sürece milletin iradesini bunlara teslim etmeyeceğiz."
Sözün özüne gelince...
Tayyip Erdoğan türlü çeşitli darbe girişimlerinin karşısında yalnız değil...
Arkasında halk var... Bunu o çok iyi biliyor.
Keşke algı yönetimi mühendisleri ve ruhlarını vaiz lobisine kiralayanlar da, bunun farkında olsalar.
RASİM OZAN KÜTAHYALI: DOĞAN VE ÖLÜM KALIM SAVAŞI
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli seçimi olan 30 Mart'a az kaldı. Maalesef artık ülkemizde Serengeti kanunları işlemeye başladı. Hukuk devleti namına elimizde hiçbir şey yok. Eğer arkasında millet durmazsa Yeni Türkiye'nin lideri Tayyip Erdoğan ve ailesini topluca zindanlara atacak bir medya- mafya ittifakı var karşımızda.
O sebeple tüm Türkiye halkı biliyor ki bu bir yerel seçim değildir. 30 Mart bir ölüm kalım savaşının adıdır. Ya sivil siyaset ya da mafya ittifakı bu savaşı kazanacaktır.
***
Türkiye'nin ve Türk medyasının geleceğine de bu seçimde halk karar verecektir. Millet isterse bizlerin savunduğu Yeni Türkiye hedefi meşruiyetini kaybedecek ve bizler tasfiye olacağız. Ya da millet Yeni Türkiye hedefini destekleyecek ve siz mafyacılar tasfiye olacaksınız. 30 Mart'tan sonra ağlamak yok. Kimin tasfiye olacağına kimin yola devam edeceğine millet karar verecek. Büyük jüri millettir. Karar ve hüküm makamı bu toprakların halkına aittir.
***
Aydın Doğan'ın bu savaşta ne tarafta durduğunu kanıtlarıyla yazıyorum. Doğan gerçekleri ifade eden bu yazılarıma çıldırıyor. En başta üzerime yalakası bir tetikçiyi salmıştı. Elbette muhatap almadım. Son kullanma tarihi dolan ve bir yıl içinde medyadan tamamen tasfiye olacak bu Deniz Feneri mücrimi tetikçinin işe yaramadığını anlayınca doğrudan kendi kavgaya girdi Aydın Doğan. O satılık köleye "Çekil aradan bıdıklık.
Burada babalar kapışıyor. Çimenler bu kavgada ezilir" dedik ve gerçek kavgaya başladık.
***
Aydın Doğan Yargıtay'ı benim etkilemeye çalıştığım gibi bir komediyi dillendiriyor. Artık rasyonalite hasletini de kaybettin Aydın Bey. Doğan Yayın Holding'in yüzde 25'inin Alman firması Axel Springer'e satışının kayıtlara hileli olarak işlendiğini savunan ben değilim, paralel yargı böyle söylüyor. HHH Aydın Doğan ile Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu üyeleri hakkındaki beraat kararının bozulması yönünde tebliğname hazırlayan da ben değilim. Paralel yargı hazırladı.
Doğan Yayın Holding'in yüzde 25'inin Alman firması Axel Springer'e satışı işlemlerinin kayıtlara geçirilmesinde "hile yapıldığını" belirterek, Aydın Doğan ve Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu üyelerinden 3'üne verilen beraat kararının bozulmasını isteyen Rasim Ozan değil yine paralel yargı.
***
Malum satış işleminden sonra, "Satış yevmiye defterine 2006 yerine 2007'de yapılmış gibi kaydedilerek, vergi döneminin ötelenip, devletin vergi zararına uğratıldığı" iddiasında olan da ben değilim. Kim bu iddia sahibi? Bildinizz. Yine paralel yargı.
***
Doğan Yayın Holding A.Ş.'nin yüzde 25'inin Axel Springer AG'ye satışı konusunda 16 Kasım 2006'da anlaşmaya varıldığı, aynı tarihte pay alımı ve ortaklar sözleşmesinin hazırlandığı, bu sözleşmenin de Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu'nun 26 Aralık 2006 tarihli toplantısında onaylandığını hatırlatan ve satışa ilişkin hasılat kaydının önce 26 Aralık 2006 tarihli yevmiye defterine yapıldığı ancak "ters kayıt" yöntemi ile hasılat kaydının iptal edildiği, daha sonra 2 Ocak 2007 tarihli yevmiye defterine kaydedildiği ve bu yolla vergi kaybı oluştuğu ve işlemlerin "hileli" olduğunu anlatan kişi Rasim Ozan mıdır? Hayır... Bütün bunlar paralel örgüte bağlı bir yargısal kararda geçiyor.
***
Bütün bu hukuksal hakikatlere rağmen Aydın Doğan kendisine şantaj yapan bu paralel örgütle kol kola giriyor ve kafeslendiği gerçeğini yazan bana dava açıyor. Bir mağduriyeti dillendirdiği için mağdur tarafından dava edilen ilk insan benim herhalde. Allah iyiliğini versin ve taksiratını affetsin Aydın Bey.
Başbakan Erdoğan'la oğlu Bilal arasında geçtiği iddia edilen telefon görüşmeleri internete düştüğü sıralarda canlı yayındaydım a haber'de. Tesadüf işte. Ya da İlahi adalet... Konuğum olan hukukçular Kezban Hatemi ve Fidel Okan'la bizim gündemimiz de dinlemelerdi. Dinlemeler konusunda Türkiye'nin geldiği noktayı tartışıyor ve CHP Lideri Kılıçdaroğlu'nun 3 yıl önce... Oda TV Davası'na ait telefon tapelerinin ortaya saçıldığı o dönemde Samanyolu TV'de yaptığı açıklamaları izliyorduk. Aynen şöyle demiş Kılıçdaroğlu: "Kim veriyor bu dinleme kayıtlarını?
Bunlar gizli değil mi? Soruşturma gizli değil mi? Bunları veren savcının bu ülkede hesap vermemesi diye bir olay olabilir mi? Kim bu savcı? Hukukun üstünlüğüne inanıyorsak, soruşturma gizliyse, iddianame ortaya çıkmadan bu servisleri yapan kim? Bu nedir biliyor musunuz? CHP'ye karşı bir komplo kurmak istiyorlar!"
Tabii bizim bu kaydı bulup yayınlamamızın asıl nedeni 3 yıl önce dinlemeler konusunda oldukça sert tepki gösteren ana muhalefet liderinin daha iki hafta önce telefon tapeleriyle grup toplantısında yaptığı şovu yani samimiyetsizliğini yüzüne vurmaya çalışmaktı. İşte tam o sırada rejideki arkadaşlar kulağıma CHP Genel Merkezi'nde Başbakan Erdoğan ve oğlu arasında geçtiği iddia edilen telefon kayıtları üzerine olağanüstü toplantı olduğunu üflediler. Şaka gibiydi belki ama az önce izlediğimiz kayıtta hukukun üstünlüğünden, dinleme olaylarının ne kadar rezil bir mesele olduğundan bahseden bir lider partisinin MYK'sını toplamış ve bunun üzerine bir muhalefet belirleme kararı almıştı. Denilecek çok şey var tabii Kılıçdaroğlu'nun bu duruşuyla ilgili ama demeyeceğim artık.
Çünkü artık bunu CHP tabanının demesi gerekiyor. CHP'ye oy veren kitlenin sorgulaması gerekiyor.
Tabii biliyorum hemen bunun üzerine bana yöneltilecek soru ya da eleştiri şu olacak: "İyi de bu dinlemeler daha önce yapıldığı tarihlerde senin Başbakan'ın nerdeydi? O zaman niye şimdilerde 'paralel paralel' deyip yerden yere vurduğu adamlara 'durun' demedi!"
Bakın... Başbakan'a bu paralel yapı ve kötücül ruhlarıyla memlekete verdikleri zararı vaktinde fark etmediği için kızılabilir. Eleştirilebilir ama şu andaki duruşunu kimse sorgulayamaz! Çünkü bu doğru bir duruş. Haklı bir duruş. Sorgulanması gereken, 3 yıl önce telefon dinlemeleri ile alakalı tespitleri, açıklamaları son derece yerinde olan Kılıçdaroğlu'nun geldiği noktadır! Başbakan hatalı davranmıştı geçmişte ama bu hatasını fark etti ve hatasından döndü. Hem de çok radikal ve net biçimde. Alkış! Peki Kılıçdaroğlu? O ne yaptı?
Garabete düştü. Peki bu durumda biz kimin yanında olmalıyız? Devletin içine çöreklenip, devletin imkânlarını kullanarak biriktirdikleri belge ve dinlemelerle devlete şantaj yapıp diz çöktürmeye kalkanlara postayı koyan bir liderin mi? Yoksa bu şantajcı çetelerin eline tutuşturduğu malzemelerle tetikçi pozisyonuna düşen diğer bir liderin mi?
Hangisinin cevap verin bana!
BÜYÜK ALÇAKLIK!
Bu yaşadıklarımızın tek bir hedefi var: O da Erdoğan'ı siyaset sahnesinden silmek. Çok çeşitli yollar denediler ama olmadı.
Onunla alakası olmayan yolsuzluk dosyalarıyla itibarsızlaştırmaya, sindirmeye çalıştılar.
Olmadı. Şimdi montaj kasetlerle yapmaya çalışıyorlar bunu. Son tapelerin alenen bir düzmece olduğunu anlamak için abdal ya da derviş olmaya gerek yok!
Dün Başbakan Erdoğan'ın 17 Aralık günü yanında olan İsmail Karaosmanoğlu ile görüştüm.
Oğlu Bilal'i aradığı iddia edilen 3'üncü tapenin saatlerinde yani 15.39'da onun yanındaymış; "Dibindeydim. Hem de her saniyesinde! Oğlunu aradığı iddia edilen saatlerde Konya Dedeman Otel'de Barzani heyetiyle ve Irak Meclis Başkanı ile görüşme halindeydi. 15.15'te otele girdik, 17.30'a kadar ordaydık.
Eline telefonu dahi almadı. Biz, hepimiz bunu gördük ve şahidiz! Dün telefon tapelerinde o saati görünce senin bugünkü (dünkü) yazının başlığı gibi anladım ki, hakikaten bunların yatacak yerleri yok!"
EMRE AKÖZ: İNSANOĞLU MAALESEF ÇİĞ SÜT EMMİŞTİR
İnsanda iyilik de vardır, kötülük de... Şartlara göre, kötülük bastırılır ya da ortaya çıkar... Türkiye tarihi kötülüğün devlet tarafından serbest bırakıldığı örneklerle doludur...
Mesela 1934 Trakya Olayları... Devlet, o yörede yaşayan Yahudileri, İstanbul'da toplama amacıyla üzerindeki korumayı bir miktar kaldırdığında... Daha düne kadar komşularıyla gül gibi geçinenlerin çoğu, anında birer ahlaksız fırsatçıya dönüşmüştü.
Yahudilerin mallarını ya yok pahasına aldılar ya da döndüklerinde iade etme sözüyle üzerine yattılar.
Bu ve benzeri olaylar bize devlet gücünü arkasına alanların neler yapabileceğini gösteriyor.
Sıradan vatandaş bile canavar kesilebiliyor.
Sadece Türkiye'de değil, diğer ülkelerin geçmişlerinde de böyle olaylar olduğu için... Batı demokrasileri kısaca "denge ve denetleme" denilen sistemler geliştirdiler.
Batı'da hiçbir kurumun sorgulanamaz bir yetkisi yoktur. "Hukuk devleti" ilkesi gereği istisnasız herkes hesap verir.
Bunları niye mi anlatıyorum?
Şu anda tartışılan Milli İstihbarat Teşkilatı Yasa Tasarısı'nın iki önemli noktayı göz ardı ettiğini düşünüyorum.
İnşallah son hali böyle çıkmaz. 1) Yasa 2014'ün ihtiyaçlarına göre hazırlanıyor.
Yani paralel yapı denilen Cemaat örgütlenmesini bertaraf etmek amacıyla...
Buradaki mahzuru daha önce de belirtmiştim.
İktidar değiştiğinde, Hakan Fidan gidip de yerine Fakan Hidan geldiğinde ne olacak? 2) Yukarıda örneğini verdiğim Trakya Olayları, insanların çiğ süt emdiğine işaret ediyor. Kurum üzerindeki denge ve denetleme mekanizmaları kaldırıldığında...
Yetkiler genişleyip, ceza görme ihtimali azaldığında...
Teşkilat çalışanlarının bir kısmı, suç makinesine dönecektir.
O halde sadece masum insanları korumak için değil...
Teşkilatın doğru-düzgün çalışması için de yasanın denge ve denetlemeyi gözetir biçimde çıkması gerekiyor.
Üç-beş yıl sonra, "Ben demiştim..." yazısı yazmama lütfen izin vermeyin.
MEHMET BARLAS: "MİLLETTEN YÜZ BULAMAYANLAR LOBİSİ" KASETLERE BEL BAĞLADI
Algı yönetimi mühendislerinin de toplum mühendisleri gibi başarısız olmaları galiba kaçınılmaz...
30 Mart yerel seçimlerine uzanan süreçte tanık olduğumuz ve Başbakan Erdoğan'ın deyişi ile "Vaiz lobisi" tarafından tezgâhlanan kaset komploları, Kemal Kılıçdaroğlu dışında pek kimseyi etkilemiyor.
Artık ne seçmen Ankara'daki saray oyunlarını uzaktan izleyen eski seçmen, ne de medya eskisi gibi aynı merkezden güdülen tek sesli koro görünümünde...
Sosyal medya da, herkesin sesini duyurduğu gerçekten sosyal yapıda şimdi.
Kendilerini "Din"e adadıkları zannedilenlerin, gerçekte "Dinleme"ye meraklı olduklarını hemen herkes fark etti. Ama dinleme ile kalmayıp, dinlenenleri çarpıtarak kesip biçen ve montajlayan bu kadronun mumu da, artık her iftarda sönüyor.
Vaiz lobisi ve diğerleri
Ülkelerine ve toplumlarına hizmet ettikleri için yaşarken cehennem azabına müstahak görülen Adnan Menderes ve Turgut Özal'ın çektikleri kamu belleğine kazınmışken, aynı kadere Tayyip Erdoğan'ın da mahkûm edilmesi mümkün olabilir miydi?
Vaiz lobisinin tetikçileri olan algı yönetimi mühendislerinin, artık rüyalara ve beddualara değil, yurt ve dünya gerçeklerine bakmalarının zamanı gelmiştir, geçmektedir. Seçmenden oy almayı başaramadıkları için türlü çeşitli darbelerle iktidara ortak olmayı yeğ tutan siyasetçilerin, mesleklerinin gereklerine uymalarının zamanıdır artık...
Başbakan Erdoğan'ın dünkü AK Parti grup toplantısında yaptığı konuşmada "28 Şubatçılar" hakkında söylediklerini ve mesela "Aynı yazarlar aynı yüzsüzlükle aynı edepsizlikle bir kez daha milli iradeyi aşağılamaya başladı" demesini, bunların muhatabı olanlar dikkatle değerlendirmelidirler.
Rahatsız olanların listesi
Aynı şekilde 17 Aralık dost-modern darbe girişimine bel bağlayanlar da bu konuşmanın o bölümünü değerlendirerek, kendilerinin bu girişimin neresinde olduklarını bir aynaya bakar gibi görmelidirler...
O bölümü hatırlayalım: "- 17 Aralık komplosu millet iradesini gasp etme komplosudur. 12 yıldır AK Parti döneminde milletle iktidarı paylaşamayanlar son bir hamle yaparak iktidarı çalmak istemişlerdir, işte biz buna 'dur' dedik. İçeride ve dışarıda faiz lobisi rahatsızdı, terör lobisi, savaş lobisi rahatsızdı, CHP MHP rahatsızdı, sermaye rahatsızdı, çünkü eskisi gibi tekel oluşturamıyor, faizden kazanamıyordu.
Medya rahatsızdı, çünkü manşetler artık Türkiye'ye yön veremiyordu. Türkiye'nin haklı söz söylemesinden, 'Filistin, Suriye, Rabia, Mısır' demesinden rahatsız olanlar vardı.
Erdoğan yalnız değil
- Milletin iktidarda olmasından rahatsız olan bir de vaiz lobisi vardı, diledikleri gibi örgütlenemeyen, devletin içinde bir ur gibi çoğalmaya gayret eden, şantajları, komploları ortaya çıkan 'vaiz lobisi' de, milletin iktidarından rahatsızdı.
17 Aralık'ta bütün bu rahatsızlar bir araya geldi. 'Milletten yüz bulamayanlar lobisi.' İşte bunlar şu anda 'Türkiye'yi biz yöneteceğiz' diyorlar. 'Hayır Türkiye'yi millet yönetecek.' Var olduğumuz sürece milletin iradesini bunlara teslim etmeyeceğiz."
Sözün özüne gelince...
Tayyip Erdoğan türlü çeşitli darbe girişimlerinin karşısında yalnız değil...
Arkasında halk var... Bunu o çok iyi biliyor.
Keşke algı yönetimi mühendisleri ve ruhlarını vaiz lobisine kiralayanlar da, bunun farkında olsalar.
RASİM OZAN KÜTAHYALI: DOĞAN VE ÖLÜM KALIM SAVAŞI
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli seçimi olan 30 Mart'a az kaldı. Maalesef artık ülkemizde Serengeti kanunları işlemeye başladı. Hukuk devleti namına elimizde hiçbir şey yok. Eğer arkasında millet durmazsa Yeni Türkiye'nin lideri Tayyip Erdoğan ve ailesini topluca zindanlara atacak bir medya- mafya ittifakı var karşımızda.
O sebeple tüm Türkiye halkı biliyor ki bu bir yerel seçim değildir. 30 Mart bir ölüm kalım savaşının adıdır. Ya sivil siyaset ya da mafya ittifakı bu savaşı kazanacaktır.
Türkiye'nin ve Türk medyasının geleceğine de bu seçimde halk karar verecektir. Millet isterse bizlerin savunduğu Yeni Türkiye hedefi meşruiyetini kaybedecek ve bizler tasfiye olacağız. Ya da millet Yeni Türkiye hedefini destekleyecek ve siz mafyacılar tasfiye olacaksınız. 30 Mart'tan sonra ağlamak yok. Kimin tasfiye olacağına kimin yola devam edeceğine millet karar verecek. Büyük jüri millettir. Karar ve hüküm makamı bu toprakların halkına aittir.
Aydın Doğan'ın bu savaşta ne tarafta durduğunu kanıtlarıyla yazıyorum. Doğan gerçekleri ifade eden bu yazılarıma çıldırıyor. En başta üzerime yalakası bir tetikçiyi salmıştı. Elbette muhatap almadım. Son kullanma tarihi dolan ve bir yıl içinde medyadan tamamen tasfiye olacak bu Deniz Feneri mücrimi tetikçinin işe yaramadığını anlayınca doğrudan kendi kavgaya girdi Aydın Doğan. O satılık köleye "Çekil aradan bıdıklık.
Burada babalar kapışıyor. Çimenler bu kavgada ezilir" dedik ve gerçek kavgaya başladık.
Aydın Doğan Yargıtay'ı benim etkilemeye çalıştığım gibi bir komediyi dillendiriyor. Artık rasyonalite hasletini de kaybettin Aydın Bey. Doğan Yayın Holding'in yüzde 25'inin Alman firması Axel Springer'e satışının kayıtlara hileli olarak işlendiğini savunan ben değilim, paralel yargı böyle söylüyor. HHH Aydın Doğan ile Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu üyeleri hakkındaki beraat kararının bozulması yönünde tebliğname hazırlayan da ben değilim. Paralel yargı hazırladı.
Doğan Yayın Holding'in yüzde 25'inin Alman firması Axel Springer'e satışı işlemlerinin kayıtlara geçirilmesinde "hile yapıldığını" belirterek, Aydın Doğan ve Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu üyelerinden 3'üne verilen beraat kararının bozulmasını isteyen Rasim Ozan değil yine paralel yargı.
Malum satış işleminden sonra, "Satış yevmiye defterine 2006 yerine 2007'de yapılmış gibi kaydedilerek, vergi döneminin ötelenip, devletin vergi zararına uğratıldığı" iddiasında olan da ben değilim. Kim bu iddia sahibi? Bildinizz. Yine paralel yargı.
Doğan Yayın Holding A.Ş.'nin yüzde 25'inin Axel Springer AG'ye satışı konusunda 16 Kasım 2006'da anlaşmaya varıldığı, aynı tarihte pay alımı ve ortaklar sözleşmesinin hazırlandığı, bu sözleşmenin de Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu'nun 26 Aralık 2006 tarihli toplantısında onaylandığını hatırlatan ve satışa ilişkin hasılat kaydının önce 26 Aralık 2006 tarihli yevmiye defterine yapıldığı ancak "ters kayıt" yöntemi ile hasılat kaydının iptal edildiği, daha sonra 2 Ocak 2007 tarihli yevmiye defterine kaydedildiği ve bu yolla vergi kaybı oluştuğu ve işlemlerin "hileli" olduğunu anlatan kişi Rasim Ozan mıdır? Hayır... Bütün bunlar paralel örgüte bağlı bir yargısal kararda geçiyor.
***
Bütün bu hukuksal hakikatlere rağmen Aydın Doğan kendisine şantaj yapan bu paralel örgütle kol kola giriyor ve kafeslendiği gerçeğini yazan bana dava açıyor. Bir mağduriyeti dillendirdiği için mağdur tarafından dava edilen ilk insan benim herhalde. Allah iyiliğini versin ve taksiratını affetsin Aydın Bey.