CANLI YAYIN
BÜLENT ERANDAÇ
BÜLENT ERANDAÇ

1920 Meclis'inin ruhu

Eklenme Tarihi 01 Kasım 2013
Demokratik Cumhuriyetimiz, bir tabuyu daha yıktı. Milletin Kalpgah'ı TBMM'de, başörtülü kadınlarımızın da vatan-millet hizmet kervanına katılmasının yolu açıldı. Gözümüzün önündeki utanç verici bir ayrımcılığa son verildi.
Tarihi yürüyüş, 23 Nisan 1920'de başlamıştı. Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarınca emperyalizme karşı kazanılan Milli Kurtuluş Savaşı, 1920 Meclis'inde; "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" hedefiyle taçlandırılmıştı.
22 Nisan 1920 günü Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa imzalı genelgede, "Allah'ın lutfuyla" ("bimennihi'l-kerim") diye başlıyor ve Büyük Millet Meclisi'nin Cuma günü Ankara'da açılacağı belirtiliyordu.
Hatta açılışın özellikle Cuma gününe rastlatıldığı, Cuma namazının Hacı Bayram Camii'nde kılınacağı belirtiliyordu.
Vekillerin 102'si serbest meslek sahibi, 133'ü devlet memuru, 52'si asker, 32'si din adamı, 30'u seçimle gelenler, 7'si aşiret resisi, 4'ü teknik uzman, 16'sı sağlıkçı ve 2'si tekel görevlisiydi.
Seçkin siyaset ve bilim adamından çok sıradan insanlar oldukları, kıyafetlerinden anlaşılabiliyordu. Fesler, sarıklar, kalpaklar, külahlar birbirine karışmış olsa da ortak özellikleri 'yurtsever'likti. 1920 Meclis'indeki milletvekillerimiz, milletimizin tüm fertlerinden, hiçbir etnik ve dini ayrıma bakılmaksızın görev yapıyordu.

TABULARI YARATAN ZİHNİYET
Cumhuriyet Halk Partisi, özellikle 1930'dan sonra, 1920 Meclis'inin tüm milleti temsil eden yapısını değiştirme ve laiklik prensibi etrafında tam bir ideolojiye dönüştürmek için çabaları yoğunlaştırmıştı. Ülkemizde bilhassa tek parti ve milli şef dönemlerinde ülkeye bir bürokratik iktidar hâkim olmuştu. Bu süreç, CHP'nin tek parti yönetimi, yani İnönü dönemi, adı Cumhuriyet olan ama 'milli şeflik' ifadesiyle fiilen otoriter bir rejimin işletildiği bir zaman dilimine işaret ediyordu. Cumhuriyet cumhurundu, halkındı, herkesindi. Fakat Cumhuriyeti herkesin olmaktan çıkartıp sadece kendilerine ait bir sembol haline getirmeye çalışanlar, aslında cumhuriyeti değil, kendilerine ait bir imtiyaz yönetimini arzulayanlardan kaynaklandı bu süreç.
Darbeler, muhtıralar, koalisyonlar, kısa süreli hükümetlerle 2000'li yıllara kadar geldik.

2002'DEN 2013'E
Türk halkı, 2002'de DEĞİŞİME karar verdi. Erdoğan başkanlığındaki AK Parti'nin iktidarında değişim süreci başladı. Tabuların birer birer yıkılması dönemine girdik. Son 10 yıldır Türkiye'de yaşanan gelişmelerden bazılarını düşünelim:
Askeri vesayet, demokratik gelişmelerin önünde set çekiyordu. Etkisiz hale getirildi.
Devlet Kürt sorununun çözümü için bir barış süreci başlattı. Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasına yönelik anayasa değişikliği yapıldı, darbeci generaller cezalandırıldı.
Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında atılımlar sürüyor.
Varlığı bugüne dek baskılarla karşılaşan cem evlerine, devlet el atmaya çalışıyor... Bizde laiklik de laikçilik de çığırından çıkartılmıştı. Şimdi yerine oturuyor. Din eğitimi hürriyeti, azınlıklara din ve kimlik hürriyeti, alfabe, takvim, kılık kıyafet, serpuş, gibi konulardaki yasaklar, tabular, diretmeler kaldırılıyor.

SONUÇ: 30 Eylül'de açıklanan, demokratikleşme paketiyle, parlak geleceğin işaret fişekleri atıldı. 2013'ün Meclis'i başörtülü milletvekillerinin TBMM çatısında yer almasını sağladı. Bir tabuyu daha yıkarak, tam Demokratik Cumhuriyet'e gitmeye kararlı olduğunu gösterdi.
Kadınlarımıza her alanda vatan-millet hizmeti verme yolu açıldı. 76 milyon yurttaşımız, ayağındaki bir prangayı daha kırarken, toplumun birlik ve beraberlik içinde her sorunu aşabileceğini ilan etti.
BÖLGESEL SÜPER GÜÇ olma yolunda, önündeki her engelin üzerinden atlama kararında olduğunu gösterdi.