Kadınlara göre değil bu dünya!
Bu yıl sinemamızın layıkıyla yer bulduğu Berlin'de ayrıca İslam âleminin kendini Batı cenahına tanıtma ve yakınlaştırma çabasındaki filmleri öne çıktı. Batı ise 'suçlar ve kabahatlerin' faturasını kadına çıkarmaya teşneydi
Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:
ARKADAN konuşmak âdettendir; bu yıl da Altın Ayı Ödülü'nü açıklayan jüri başkanı Werner Herzog'un ağzından 'Bal' damladıktan hemen sonra 'resmen' biten festivalle ilgili yorum faslı da gecikmedi. En iyi yönetmen ödülüyle takdir edilen Roman Polanski'nin yokluğunda dahi rol çaldığı ortadaydı. İsviçre'deki evinde tutuklu olan Polanski'nin yerine sahneye gelen yapımcıları ödülü alıp çekileceklerine, mağdur edebiyatına meyledince dillere pelesenk olan 'tolerans' meselesi bize de dert oldu.
SIFIR TOLERANS
Nitekim, Nazi propagandasına 'sulu bir yorum' olarak protesto edilen ve Almanları birbirine düşüren yarışma filmi Jud Süss: Film ohne Gewissen'i beğenenlere belli ki tolerans yoktu. Oysa ki 13 yaşındaki bir kıza tecavüzle yargılanan Polanski söz konusu olunca, 'suçun zaman aşımı ve sanatçı dokunulmazlığı' kabul görüyordu.
60. Berlin Film Festivali'nde sinemamız ilk kez bu kadar layıkıyla öne çıktı. Festival merkezi olan Postdamer meydanında karşılaştığımız yabancı eleştirmenler sadece hatırımızı değil, filmlerimizi de sordular. Bal ve Kosmos'un yanı sıra yine iki yıl önce Berlin'de gösterilen Rıza ile tanıdıkları Tayfun Pirselimoğlu'nun yeni filmi Pus'a da merakla koştular. Alman yapımı olsa da 'bizden' kabul ettiğimiz, Sibel Kekilli'nin rol aldığı Die Fremde'yi izleyen Kuzey Avrupalı bir eleştirmen, "Kadınlarla ilgili sorununuz çok mühim!" dedi. Karşılıklı hak veriştik. Lakin ana yarışmadaki Danimarka filmi Submorino'nun kadını/anneyi tüm kötülüklerin müsebbibi olarak göstermesini, 'sanatsal bakış açısı' olarak yorumlaması içimizi tüketti. Thomas Vinterberg'in yaratıcısı olduğu 'dogma' köklerine döndüğü filmde, annesinin ölümüne ihmal ettiği bebek, kardeşlerinin vaftizine rağmen baştan lanetlenmişti bir kere! Yine Berlin'de Jüri Büyük Ödülü'nü alan Eu cand vreau sa fluier, fluier/If I Want To Whistle, I Whistle'ın öfkeli delikanlısının esas derdi de annesinin hafifmeşrepliğiydi!
Diğer yandan İslam âleminin Batı cenahıyla yakınlaşma çabası muhtelif filmlerle öne çıktı. Her Müslümanın illa da terörist olmadığı (dev bütçeli Bollywood filmi My Name is Khan) vurgulandı. Gerçi Almanya'daki, Türkçe konuşan toleranslı imam (Shahada) kendi kızına derman olamadı. Hiç değilse modern bir Saraybosnalı kadın, radikal çevredeki dışlanmışlığına (Na Putu/On the Path) karşı kendi yolunu seçti. Bal'ın küçük Yusuf'u da maneviyatı babada bulup gidişiyle gücendiğinden, anneyle ilişkisini daha o yaşta kesmiş meğer. Batı âleminde, hele ki kara film türü söz konusu olduğunda, inceliklere pek yer yok. Nitekim İngiliz Michael Winterbottom, yarışmadaki Killer Inside Me'de, anne açmazıyla kadına karşı (biçare Jessica Alba) şiddet gösteren katile midesi dayanmayan seyirci ve eleştirmenlere, "Hadi, ama, gerçekçi olalım!" deyince protesto edildi.
SIFIR TOLERANS
Nitekim, Nazi propagandasına 'sulu bir yorum' olarak protesto edilen ve Almanları birbirine düşüren yarışma filmi Jud Süss: Film ohne Gewissen'i beğenenlere belli ki tolerans yoktu. Oysa ki 13 yaşındaki bir kıza tecavüzle yargılanan Polanski söz konusu olunca, 'suçun zaman aşımı ve sanatçı dokunulmazlığı' kabul görüyordu.
60. Berlin Film Festivali'nde sinemamız ilk kez bu kadar layıkıyla öne çıktı. Festival merkezi olan Postdamer meydanında karşılaştığımız yabancı eleştirmenler sadece hatırımızı değil, filmlerimizi de sordular. Bal ve Kosmos'un yanı sıra yine iki yıl önce Berlin'de gösterilen Rıza ile tanıdıkları Tayfun Pirselimoğlu'nun yeni filmi Pus'a da merakla koştular. Alman yapımı olsa da 'bizden' kabul ettiğimiz, Sibel Kekilli'nin rol aldığı Die Fremde'yi izleyen Kuzey Avrupalı bir eleştirmen, "Kadınlarla ilgili sorununuz çok mühim!" dedi. Karşılıklı hak veriştik. Lakin ana yarışmadaki Danimarka filmi Submorino'nun kadını/anneyi tüm kötülüklerin müsebbibi olarak göstermesini, 'sanatsal bakış açısı' olarak yorumlaması içimizi tüketti. Thomas Vinterberg'in yaratıcısı olduğu 'dogma' köklerine döndüğü filmde, annesinin ölümüne ihmal ettiği bebek, kardeşlerinin vaftizine rağmen baştan lanetlenmişti bir kere! Yine Berlin'de Jüri Büyük Ödülü'nü alan Eu cand vreau sa fluier, fluier/If I Want To Whistle, I Whistle'ın öfkeli delikanlısının esas derdi de annesinin hafifmeşrepliğiydi!
Diğer yandan İslam âleminin Batı cenahıyla yakınlaşma çabası muhtelif filmlerle öne çıktı. Her Müslümanın illa da terörist olmadığı (dev bütçeli Bollywood filmi My Name is Khan) vurgulandı. Gerçi Almanya'daki, Türkçe konuşan toleranslı imam (Shahada) kendi kızına derman olamadı. Hiç değilse modern bir Saraybosnalı kadın, radikal çevredeki dışlanmışlığına (Na Putu/On the Path) karşı kendi yolunu seçti. Bal'ın küçük Yusuf'u da maneviyatı babada bulup gidişiyle gücendiğinden, anneyle ilişkisini daha o yaşta kesmiş meğer. Batı âleminde, hele ki kara film türü söz konusu olduğunda, inceliklere pek yer yok. Nitekim İngiliz Michael Winterbottom, yarışmadaki Killer Inside Me'de, anne açmazıyla kadına karşı (biçare Jessica Alba) şiddet gösteren katile midesi dayanmayan seyirci ve eleştirmenlere, "Hadi, ama, gerçekçi olalım!" deyince protesto edildi.